Küçük bir mahalle pazarında başladı her şey. Yazın sonuna yaklaşan o akşam, tezgâhların çoğu toplanmış, yere düşen maydanozlar ve ezilmiş domatesler akşamın loşluğunda garip bir hüzünle parlıyordu. İnsan kalabalığının yerini sessizlik almıştı; yalnızca uzaktan gelen bir çay kaşığı şıngırtısı ve çöplerin arasında gezinen kedilerin hışırtısı duyuluyordu. Onu o sırada fark ettim.
Yaklaşık elli sekiz yaşlarında, ama yaşından çok daha yorgun görünen bir evsiz adamdı. Üzerinde solmuş, rengi belirsizleşmiş eski bir gömlek ve dizleri aşınmış bir pantolon vardı. Omuzları düşmüş, sakalları birbirine karışmıştı. Elindeki siyah poşete tezgâh altlarından bulduğu çürük sebzeleri dolduruyordu. İnsanlar ona bakmamayı tercih ediyor, o da görünmez olmayı kabullenmiş gibi başını hiç kaldırmıyordu.
Normalde yoluma devam ederdim. Ama o akşam bir şey beni durdurdu. Belki bakışlarındaki tuhaf dikkat, belki de çöplerin arasında bile seçici davranışı… Rastgele toplamıyordu; domatesi eline alıyor, kokluyor, sonra bazılarını geri bırakıyordu. Bu, hayatta kalmaya alışmış birinin refleksiydi.
Yanına yaklaştım. “Kolay gelsin,” dedim.
Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri beklediğim gibi donuk değildi. Aksine, tetikte ve ölçüp biçen bir bakıştı. Bir an konuşmayacak sandım ama kısık bir sesle, “Sağ ol,” dedi.
O sırada pazarın diğer ucundan bir bağrışma duyuldu. Bir kadın telaşla çantasını karıştırıyor, “Cüzdanım yok! Az önce buradaydı!” diye bağırıyordu. Etrafta üç beş kişi kalmıştı; bakışlar hemen dağınık bir şekilde birbirini süzmeye başladı. Ve her zaman olduğu gibi, en zayıf halka kısa sürede seçildi.
Kadının bakışları bizim bulunduğumuz yere kaydı. Adam hâlâ elindeki domatese bakıyordu. Kadın hızla yaklaşıp, “Sen! Az önce buradaydın! Çantamın yanından geçtin!” diye çıkıştı.
Adam başını kaldırdı ama itiraz etmedi. Sadece kadına baktı. O sessizlik, suçluluk gibi algılandı.
“Yapmadım,” dedi sonunda, sakin ama yorgun bir tonla.
Kadın ikna olmadı. Çevreden iki kişi daha yaklaştı. Biri, “Polisi arayalım,” dedi. Hava bir anda gerildi. İçimde tuhaf bir huzursuzluk büyüdü. Adamın gözlerine baktım; korkudan çok kırgınlık vardı.
Tam o sırada adam aniden doğruldu. “Çantanızın fermuarı açık mıydı?” diye sordu kadına.
Kadın afalladı. “Evet… Ama ne önemi var?”
Adam elindeki poşeti yere bıraktı, hızlı ama kontrollü adımlarla biraz ilerideki boş tezgâhın arkasına yöneldi. Herkes şaşkınlıkla onu izliyordu. Eğildi, tezgâhın altındaki karanlık boşluğa uzandı ve birkaç saniye sonra elinde kahverengi bir cüzdanla doğruldu.
“Bunu mu arıyorsunuz?” dedi.
Kadın bir an dondu kaldı. Cüzdanı kapıp içini kontrol etti. “Evet… Bu!” dedi, sesi bu kez daha alçaktı.
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Adamın yüzünde zafer ifadesi yoktu. Sadece derin bir nefes aldı.
“Nasıl buldun?” diye sordum, merakla devamı icin sonrki syfaya gecinz...