Milyoner dadıyı acımasızca kovmuştu, ama çocuklarının onu uğurlarken yaptığı itiraf, onun dünyasını sonsuza dek altüst etti.
Aylin paraları almadı. Onuru, her şeyden daha değerliydi.
Ama onu gerçekten üzen, otobüs durağına doğru yürürken kalbini parçalayan şey, hırsızlığın adaletsizliği değil, çocukların kaderiydi. Ali ve Deniz, beş yaşında ikizler, biyolojik annelerini kaybetmiş ve şimdi onlardan nefret eden bir kadının merhametine kalmışlardı. Derya, onları kovmadan önce ona zehir gibi bir fısıltıyla itiraf etmişti: “Yarın onları İsviçre’deki yatılı okula göndereceğim. Yolumda duruyorlar.”
Aylin, Kerem Bey’i uyarmaya çalıştı, kapıdan bağırdı, yalvardı. Ama Kerem Bey, katı meşe kapıyı yüzüne çarptı. Kilidin çarpma sesi, onun felaketinin son sesi olmuştu. Şimdi, sokakta tek başına, çocukların gülüşleri olmadan, iyi geceler sarılmaları olmadan nasıl hayatta kalacağını düşünüyordu. Köşeyi dönmek üzereyken, sessizliği bozan bir ses duyuldu. Ne bir kuştu, ne bir araba. Kırılan camın çarpması ve kan donduran bir çığlık, korku ve çaresizlik dolu bir çocuğun sesi, onu olduğu yerde durdurdu.
“Anne Aylin!”
Çığlık bir ses değildi, patlamaydı.
Aylin dondu kaldı. Nefesi kesildi. O sesleri kendi nefesinden daha iyi tanıyordu. Her sabah çikolatalı süt isteyen sesler, fırtınada “Korkuyorum” diye fısıldayan sesler… İçgüdü, kovulma emrinden daha güçlüydü. Yavaşça döndü ve gördüğü şey dünyayı durdurdu.
İşte Ali ve Deniz vardı. Kollarını açarak koşuyorlardı, tökezleyerek, sanki yangından kaçıyor gibiydiler. Ama Aylin’i en çok korkutan şey, onların ağlaması değildi; çıplak ayaklarıyla kavrulan asfalt üzerinde koşmaları ve kıyafetlerinin kırmızı lekelerle kaplı olmasıydı.
Arkasında güçten acizliğe düşmüş bir adam vardı: Kerem Bey, tüm imparatorluğun sahibi, çocuklarının peşinden koşuyordu, yüzü dehşetle şekillenmişti. Artık kusursuz takım elbiseli işadamı değil, korkmuş bir babaydı; kravatı omzuna savrulmuştu.
“Ali, Deniz, durun!” Kerem Bey bağırdı, sesi kırılmış. “Allah aşkına durun!”
Ama ikizler dinlemiyordu. Onlar için tek gerçek tehlike, hız yapan bir araba ya da babalarının öfkesi değildi. Tek ölümcül tehlike, anneleri gibi gördükleri kadını kaybetmekti.
Aylin valizi düşürdü. Dizlerindeki keskin acıyı umursamadı. Kollarını içgüdüyle açtı; genç kuşlarını korumaya çalışan kanatlar gibi. Çocuklar onu küçük bir kasırga gibi sardı, yüzlerini üniformasına gömdü, boynuna sarıldılar.
“Gitme! Bizi bırakma!” Deniz bağırdı, sesi anlaşılmaz bir yalvarışa dönüştü.
Aylin onları sıkıca sardı, ama sonra bir şey ıslak ve yapışkan hissetti. Sarı eldivenlerine baktığında dehşet sardı: lekeler kızıl olmuştu.