Benim tek bir oğlum var, Emre. Babası vefat ettikten sonra onu tamamen tek başıma büyüttüm. Temizlik görevlisi olarak çalışıyorum; şatafatlı bir iş değil belki ama alnımın teriyle, dürüstçe kazandığım bir ekmek kapısı.
Bu yüzden oğlum evleneceğini söylediğinde onun adına gerçekten çok sevindim. Müstakbel gelinimiz Melis her zaman kibar ama biraz mesafeli görünürdü; yine de "Bazı insanların yapısı böyledir" diyerek üzerinde durmadım.
Melis'in gelin partisine davet edildiğimde bunu aramızdaki buzların erimesi için iyiye işaret sandım. Etkinlik, dergilerden fırlamış gibi lüks dekore edilmiş kiralık bir salondaydı. Kusursuz giyinmiş, ellerinde içecekleriyle sanki o ışıltılı dünyaya doğuştan aitmiş gibi gülümseyen yirmi kadar kadın vardı. Ben onlardan biri değildim. Ama yine de uyum sağlamaya çalıştım. İnsanlarla selamlaştım ve sessizce köşemde oğlumun geleceği anı beklemeye başladım.
Melis bütün gün benimle neredeyse hiç ilgilenmedi. Öğleden sonra bir ara herkesin dikkatini çekmek için neşeyle ellerini çırptı. "Yemekten önce eğlenceli bir şey yapacağız," dedi son derece tatlı bir sesle. İnsanlar gülüşürken, bir saniye sonra ağzına kadar dolu bir içecek bardağını "yanlışlıkla" devirdi. Bardak yere çarpıp tuzla buz oldu, içindeki her şey yerlere saçıldı.
Melis doğrudan gözlerimin içine baktı ve elime bir paspas tutuşturdu.
Hâlâ o sahte gülümsemesiyle, "Düğüne maddi olarak pek bir katkın dokunmadığına göre, en azından bugün yiyeceğin yemeği hak edebilirsin. Zaten bu işlere alışkın olmalısın," dedi.
Koca salon bir anda ölüm sessizliğine büründü. Bazı kadınlar şaşkınlıkla birbirlerine bakıştı, bazıları ise küçümseyerek sırıttı. Yüzümün utançtan alev alev yandığını hissettim. Ama onunla tartışmadım. Bağırmadım.
Sadece gözlerinin içine bakarak yavaşça çantama uzandım...
Paspasın tahta sapı bir avucumun içindeyken, salonun ortasındaki o gergin sessizlik yüzyıllar kadar uzun sürdü. Herkes benim oradan bir kağıt mendil çıkarıp ağlamaya başlayacağımı ya da sessizce çantamı alıp o utanç verici salondan gözyaşları içinde kaçacağımı sanıyordu. Ama ben ağlamadım. Yıllarca merdiven silerken, yabancıların tuvaletlerini temizlerken dökmediğim gözyaşını, bu kibirli ve kalpsiz kızın karşısında dökecek değildim.
Çantamın iç cebinden, oğlumun düğününde onlara hediye etmek için aylardır göğsümde sakladığım o kalın, sarı zarfı çıkardım. Yavaşça zarfın ağzını açtım ve içindeki resmi belgeyi çıkarıp Melis'in gözlerinin hizasına kadar kaldırdım.
Bu, sadece basit bir kağıt parçası değildi. Rahmetli kocamdan kalan hayat sigortası parasını yıllarca tek bir kuruşuna dokunmadan bankada bekletmiş, üstüne kendi temizlik işlerinden kazandığım o üç kuruş paraları, bahşişleri, hatta yiyemediğim öğle yemeklerinin parasını eklemiştim. Tüm bu birikimle, Emre ve Melis'in hayalini kurdukları o iki katlı, lüks bahçeli evi peşin olarak satın almıştım. Belge, o evin tapusuydu. Ve tapunun üzerinde, onlara düğün hediyesi yapmak için Melis ile Emre'nin adını ortak olarak yazdırmıştım.
"Bu," dedim sesim olabildiğince sakin ama bir o kadar da keskin çıkarken, "Sizin için aldığım o evin tapusu. İkinizin üzerine yapılmıştı."
Salondaki kadınlardan eşzamanlı, boğuk bir şaşkınlık nidası yükseldi. Melis'in yüzündeki o alaycı, kibirli sırıtış saniyeler içinde donup kaldı. Gözleri irileşti, rengi kireç gibi oldu ve dudakları titremeye başladı gorsele ilerlyn devamı sonrki sayfaya geciniz...