Oğlumuz bacağını kırdığında eski kocam bunun sadece talihsiz bir kaza olduğunu söyledi. Ona inanmak istedim. Ama saatler sonra sorumlu hemşire elime gizlice bir not sıkıştırdı: “Yalan söylüyor. Saat 03.00’te kamerayı kontrol et.” O gece güvenlik odasına girdiğimde, korkunç bir yalanı ortaya çıkardım. Masamda oturmuş bir raporu bitiriyordum ki telefonumun ekranında eski kocamın adı belirdi. Oğlum o sırada onun evindeydi, bu yüzden hemen açtım. “Hey… sakın panik yapma,” diye başladı. Kalp atışlarım anında hızlandı. “Ne oldu Murat?” “Mert bacağını kırdı. Scooter’dan düştü. Talihsiz bir kaza. Ben yanındaydım, her şeyi gördüm.” Mert on yaşında. Enerjik ve cesur ama hâlâ benim bebeğim. “İyi mi? Neredesiniz?” “Hey… panik yapma.” “İyi. Sadece biraz sarsıldı,” dedi Murat. “Acil servisteyiz.” Çantamı kaptım, patronuma acil bir durum olduğunu söyledim ve adeta kendimden geçmiş gibi hastaneye sürdüm. Mert o büyük hastane yatağında çok küçük görünüyordu. Ayağından dizine kadar parlak mavi bir alçı vardı. “Hey şampiyon.” Eğilip alnından öptüm. “Beni çok korkuttun.” “Özür dilerim,” diye fısıldadı. Gözlerinin etrafı kıpkırmızıydı. “Ne için özür diliyorsun? Bunu bilerek yapmadın ki.” “Düştüğüm için.” Gözlerimin içine bakmadı. “Yine numara mı deniyordun?” diye yumuşakça sordum. Kızgın değildim, sadece ne olduğunu bilmek istiyordum. Mert kaldırımdan zıplamayı çok sever, ben ise bin kere büyüyene kadar beklemesini söylemişimdir. “Az önce söyledim ya,” diye araya girdi Murat. “Dengesini kaybetti. Numara falan yok. Sadece garip bir şekilde kaydı.” Ama ben ne olduğunu gerçekten bilmek istiyordum. Mert yatakta huzursuzca kıpırdandı. Babasına baktı, sonra alçısına, sonra yere. Bir şeyler ters geliyordu. İçimde hissediyordum ama yaralı oğlumun yanında kavga çıkarmak istemedim. “Önemli olan artık iyileşiyor olman,” dedim, ama aklım hâlâ sorularla doluydu. Mert uyuyup uyanırken saçlarını okşayarak yanında kaldım. Murat köşede oturmuş telefonuna bakıyordu. O akşam lacivert üniformalı bir kadın odaya girdi. Rozetinde “Sorumlu Hemşire” yazıyordu. Sessiz ve hızlıydı; Mert’in değerlerini kontrol edip dosyasına not aldı. Tam o sırada Murat konuştu. “Canım, eve gitsen iyi olur. Sabah işin var. Ben gece kalırım.” “İyiyim,” dedim. “Sandalyede uyurum. Uyandığında yanında olmak istiyorum.” Hemşire bana, sonra Murat’a, sonra da Mert’e baktı. Murat battaniyeyi düzeltmek için uzandığında Mert irkildi. Çok küçük bir hareketti, neredeyse fark edilmeyecek kadar. Ama hemşire gördü. Ben de gördüm. Yüzündeki ifade profesyonel sakinlikten endişeye döndü. İşini bitirip kapıya doğru yürürken yanımdan geçti. Aşağı bakmadan, yavaşlamadan elime bir şey sıkıştırdı. Parmaklarım refleksle kapandı. Murat tekrar telefonuna bakarken bekledim. Sonra sarı Post-it’i açtım. YALAN SÖYLÜYOR. SAAT 03.00’TE KAMERAYI KONTROL ET. Ağzım kurudu. Birkaç dakika sonra otomat makinesi arıyormuş gibi koridora çıktım. Hemşireyi buldum. Hemşire istasyonunda kalemle oynuyordu. “Ne demek bu?” diye sessizce sordum. Başını kaldırmadan konuştu. “Pediatri odalarının hepsinde gözlem kameraları var. Ses ve görüntü kaydı alıyor. Güvenlik her şeyi kaydediyor. Gerçeği öğrenmek istiyorsan 02.55’te güvenlik odasına git. Benim gönderdiğimi söyle. Saat 03.00’te 12. kanalı izle.” Başka bir şey söylemeden yürüyüp gitti. Saat 02.58 civarında güvenlik odasının kapısını çaldım. Yorgun görünen bir güvenlik görevlisi monitörlerin önünde oturuyordu. “Hemşire gönderdi,” dedim. “412 numaralı oda. 12. kanal.” Soru sormadı. Yayını açtı. Ekranda Mert uyuyordu. İnce hastane battaniyesinin altında çok savunmasız görünüyordu. Yatağının yanındaki sandalye — Murat’ın oturması gereken yer — boştu. Ekranın köşesindeki dijital saat 03.00 oldu. Odanın kapısı açıldı. Bir doktor ya da hemşire bekliyordum. Ama içeri Murat girdi. Ve yalnız değildi. Arkasından bir kadın geldi. Kapıyı sessizce kapattı. Murat hâlâ montunu çıkarmamıştı. Yani oğlumun yanında oturmuyordu. Başka bir yerdeydi. Mert kıpırdandı. “Baba?” Murat sandalyeyi yatağın yanına çekti. “Hey şampiyon. İyi misin?” Kadın duvarın yanında durdu, kollarını bağladı. İkisini izliyordu. “Ne olduğunu anlatırken doğru hikâyeyi anlatmamız lazım,” dedi Murat. Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Mert kaşlarını çattı. “Ben herkese düştüğümü söyledim.” “Evet.” Murat hızlıca başını salladı. “Scooter sürüyordun. Ben dışarıdaydım. Dengen bozuldu. Talihsiz bir kaza. Annenize böyle anlatıyoruz.” “Ama baba, anneme yalan söylemek istemiyorum.” Kalbim o anda kırıldı. “Bunu yapmak zorundayız,” dedi Murat sertleşen bir sesle. “Annen benim orada olmadığımı öğrenemez. Çok büyütür, biliyorsun.” İçimde öfke yükseldi. Murat orada değil miydi? “O zaman neredeydin?” diye fısıldadım kendi kendime. Mert sordu:...
devamı sonraki sayfada...