OĞLUMUN CENAZESİNDEN HAFTALAR SONRA MASAMDA BULDUĞUM O SIR DOLU MEKTUP…

Can’ın çok sevdiği matematik öğretmeni Melek Hanım arayıp, masasının çekmecesinde oğlumdan bana yazılmış gizemli bir zarf bulduğunu söyleyince nefes nefese okula gittim. Melek Hanım bembeyaz olmuş bir yüzle zarfı bana uzattı. İçinde Can’ın yazdığı o mektup vardı. Daha ilk satırları okuduğumda ciğerlerimdeki bütün hava boşaldı:

"Anne, eğer bana bir şey olursa bu mektubun sana bir şekilde ulaşacağını biliyordum. Artık gerçekleri bilmen gerekiyor. BABAMLA İLGİLİ GERÇEKLERİ VE SON BİRKAÇ YILDIR ASLINDA NELER DÖNDÜĞÜNÜ..."

Okulun sessiz, yankılı koridorunda, Melek Hanım'ın titrek elleriyle bana uzattığı ahşap sandalyeye yığılıp kaldım. Gözyaşlarım görüşümü bulandırıyor, kalbim göğüs kafesimi içeriden parçalayacakmış gibi şiddetle çarpıyordu. Gözlerim satırlarda ilerledikçe kocamın aslında kim olduğunu ve oğlumun o gün o gölde gerçekte neden kaybolduğunu anlayacaktım. Mektubun devamındaki her bir kelime, zihnimde yankılanan sert birer tokat gibiydi.

"Sana bunları daha önce yüzüne karşı anlatamadığım için ne olur beni affet anne," diye devam ediyordu Can'ın o tanıdık, hafif sağa yatık inci gibi el yazısı. "Babamın son iki yıldır ne kadar değiştiğini sen de içten içe fark etmişsindir. O bitmek bilmeyen uzun 'iş seyahatleri', gecenin bir yarısı balkonda fısıltıyla konuşulan gizemli telefonlar, evin içine çöken o karanlık, gergin hal... Sen bunların şirketle ilgili sıradan bir iş stresi olduğunu sanıyordun. O da sana sürekli bunu empoze etti. Ama gerçek o kadar farklı ve o kadar korkunç ki..."

Nefes almakta zorlanıyordum. Melek Hanım telaşla öğretmenler odasından bir bardak su getirdi, omzuma dokundu ama elimi uzatıp suyu alamadım bile. Gözlerimi beyaz kağıdın üzerindeki mavi mürekkepten ayıramıyordum. Zaman durmuştu sanki.

"Üç ay önce, babamın çalışma odasında şifresini benim doğum tarihim yaptığı o gizli ikinci telefonu buldum. Ne kadar ironik değil mi? Benim doğum tarihim... İçindeki mesajları, ses kayıtlarını, fotoğrafları ve yurtdışı banka dekontlarını kendi gözlerimle gördüm. Yıllardır tanıdığımızı sandığımız, o çok saygıdeğer kocam dediğin adam, çalıştığı dev şirketin paralarını milyonlarca lira olarak kendi gizli hesaplarına aktarıyormuş. Sadece bu da değil... O paraları yasadışı bahis ağlarında kaybetmiş ve en acımasız tefecilerin, tehlikeli adamların eline düşmüş. Bizi kaybetmekten ya da hapse girmekten korktuğunu düşünüyorsan çok yanılıyorsun anne. O sadece ama sadece kendi o iğrenç canını kurtarmanın peşindeydi."

Satırları okudukça mideme kılıçlar saplanıyor gibi hissediyordum. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğum, Can'ın boş tabutu başında cenazede bana sarılıp hıçkırarak ağlayan, beni teselli eden o adam bir suçlu muydu?

"Babamın borçlu olduğu o karanlık adamlar evimizi, hatta benim okulumu izlemeye başlamıştı," diye yazmıştı Can. "Birkaç kez okul çıkışında köşede bekleyen o siyah, camsız minibüsü gördüm. Bunu babamla yüzleştirdiğimde, inkar etmek yerine bana her şeyi anlattı. Daha doğrusu, beni o iğrenç sırrına ortak edip susturmak için beni ölümle tehdit etti. Eğer sana, polise veya bir başkasına tek kelime edersem, o adamların gelip sana işkence edeceğini, seni öldüreceklerini söyledi. Sessiz kaldım anne. Senin için, senin hayatın için günlerce odamda tek başıma ağlayarak sessiz kaldım. Ama planının ne kadar kan dondurucu olduğunu o gece, açık unuttuğu bilgisayarında kendi gözlerimle gördüğüm hayat sigortası poliçesini okuduğumda anladım."

Gözyaşlarım artık mektubun kağıdını ıslatıyor, mürekkebin bazı harflerini dağıtıyordu. Hayat sigortası mı? Ne sigortası? Bizim böyle bir poliçeden haberimiz bile yoktu.

"Babam, ikimiz için de yüklü miktarda, milyonlarca liralık hayat sigortası yaptırmış. Ama benim poliçemdeki küçük puntolarla yazılmış bir detay çok netti: 'Kaza sonucu ölüm durumunda çifte ödeme.' O çok sevdiğimiz göl evi tatili, ikimizin baş başa geçireceği geleneksel bir baba-oğul tatili falan değildi anne. Babam biriken devasa borçlarını kapatmak ve hiçbir şey olmamış gibi yeni bir hayata başlamak için benim hayatımı feda etmeye karar vermişti. Beni o gölde boğacak, fırtınayı ve akıntıyı suçlayacaktı. Sen de kederli, evladını kaybetmiş acılı bir anne olarak sigortadan gelecek o kanlı parayla onun borçlarını, hiçbir şey bilmeden, ona destek olmak için kendi ellerinle kapatacaktın."

Odanın duvarları dönüyor, tavan üzerime çöküyordu. Avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyordum ama ses tellerim düğümlenmişti. Cenaze boyunca beni ayakta tutmaya çalışan, bana ilaçlar içiren, sırtımı sıvazlayan o kolların, aslında biricik oğlumu ölüme iten eller olduğunu bilmek aklımı kaçırmama yetecekti. Kocam bir canavardı.

"Ama ona bu fırsatı vermeyecektim anne," diyordu Can mektubun son sayfasına geçerken. Yazısı burada daha aceleci, daha kararlı bir hal almıştı. "Onun o pis elleriyle benden kurtulmasına izin vermeyeceğim. Eğer şu an bu mektubu okuyorsan, planımı başarıyla uygulamışım demektir. O hafta sonu fırtınanın kopacağını meteoroloji raporlarından günlerce takip ettim. Babam beni o soğuk suya itmek için en doğru, en tenha anı beklerken, ben ondan önce davrandım. Akıntıya kapılmış, çırpınıyormuş gibi yapıp gölün dibindeki o kimsenin bilmediği eski sualtı mağarasına doğru daldım. Babam benim çaresizce boğulduğumu sandı. Sonra da yalandan yardım çağırdı. Günlerce süren aramalarda cesedimi bulamadılar çünkü ben ölmedim anne. O mağaradan çıkıp ormanın derinliklerine kaçtım. Çok uzaklara, onun ve o adamların beni asla bulamayacağı bir yere."

"Ölmedim."

Bu kelime beynimin kıvrımlarında, kalbimin odacıklarında yankılandı. Canım, kanım, biricik oğlum yaşıyordu!

"Sana şu an nerede olduğumu söyleyemem. Söylememeliyim. Çünkü babam o adamların onu daha da sıkıştırmasıyla çok daha tehlikeli bir psikolojiye girecek. Sigorta şirketinin ölümümü onaylayıp parayı ödemesi için yasal olarak belirli bir süre geçmesi gerekiyor. O parayı almasına asla izin verme anne. Hemen polise git. Bu mektubu onlara ver. İkinci telefonundaki kanıtların yedeklerini, evdeki çalışma odasında, kitaplıktaki o eski ansiklopedinin içine sakladığım flaş bellekte bulacaksın. Krokiyi mektubun arkasına çizdim. Onu hapse attır anne. O tamamen etkisiz hale geldiğinde, o parmaklıklar ardına kilitlendiğinde ve sen güvende olduğunda sana geri döneceğim. O zamana kadar çok güçlü ol. Benim için, benim hatıram için yıkılmış gibi yapmaya devam et, ona hiçbir şey belli etme. Seni canımdan çok seviyorum. Yakında, her şey bittiğinde yeniden sarılacağız."

Mektubu göğsüme, tam kalbimin üzerine bastırıp sarsılarak hıçkırıklara boğuldum. Ama bu seferki gözyaşlarım o boğucu kederden ya da çaresizlikten değil; umuttan, hayatta kalma güdüsünden ve içimde volkan gibi patlayan o korkunç öfkeden dökülüyordu.

Melek Hanım korkuyla ve endişeyle, "İyi misiniz? Lütfen söyleyin, okulun hemşiresini çağırayım mı? Bir ambulans isteyelim mi?" diye sordu.

Derin, buz gibi bir nefes aldım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle kararlılıkla sildim. Haftalardır yatağından çıkamayan, zayıf, kederli, ayakta duramayan o kadın az önce bu sandalyede ölmüştü. Artık sadece oğlunu korumak ve aynı çatıyı paylaştığı o canavardan kan donduran bir intikam almak için nefes alan, tehlikeli bir anne vardı.

"Hayır," dedim sesimin pürüzsüz, sakin ve ölümcül bir soğuklukla çıkmasına ben bile şaşırarak. "Çok iyiyim. Sadece hemen eve gitmem ve... kocamla biraz 'dertleşmem' gerekiyor."

Okuldan çıkıp otoparktaki arabama bindiğimde ellerim artık zerre kadar titremiyordu. Dikiz aynasından kendime baktım; gözlerimdeki o aciz ifade gitmiş, yerini keskin bir kararlılık almıştı. Direksiyonu sıkıca kavradım. Yıllardır kocam diyerek bağrıma bastığım, oğlumun katili olmayı planlarken 13 yaşındaki bir çocuğun zekasına yenilen o adama, o zavallı canavara gidiyordum. Eve vardığımda, kilitli kapıyı açtığımda hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapacaktım. Acılı, yıkılmış, antidepresanlarla ayakta duran eş rolünü Oscar'lık bir performansla oynamaya devam edecektim. Ta ki çalışma odasındaki o flaş belleği bulup, polislere onun gerçek yüzünü gösterene kadar.

Can benim için hayatta kalmıştı. Şimdi o canavarı kendi kazdığı kuyuya gömme sırası bendeydi.
Reklamlar