Öldüğünü ilan ettiler ve servetini aralarında paylaştılar; kimse, milyonerin dünyanın unutulmuş bir köşesinde bir köylü gibi yaşadığını bilmiyordu.

Yağmur, ıssız toprak yolu ağır bir çamur tabakasına dönüştürürken, yırtık kıyafetler içindeki bir adam sendeleyerek ilerliyordu. Yüzü kir içindeydi, bakışları boştu. Onu o halde gören hiç kimse, bu adamın bir zamanlar ülkenin en güçlü milyonerlerinden biri olduğunu tahmin edemezdi.

Aylar önce ortadan kaybolmuştu. Gazeteler Alejandro Rivas’ın kaçırıldığını, rakipleri tarafından ortadan kaldırıldığını ya da her şeyi bırakıp kaçtığını yazıyordu. İş dünyası onun yokluğunda parçalanıyor, ortakları servetini paylaşmak için birbirleriyle mücadele ediyordu. Çoğu kişi onun artık hayatta olmadığını düşünüyordu.

Gerçek ise çok daha acımasızdı.

Alejandro bir kazadan sağ kurtulmuştu, fakat hafızasını tamamen kaybetmişti. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neye sahip olduğunu hatırlamıyordu. Yoldan itilmiş, kaderine terk edilmişti.

Gücü tükenene kadar yürüdü.

Sonunda, geniş tarlaların ortasında duran küçük bir ahşap evin çitinin yanına yığıldı.

O evde Laura adında genç bir kadın yaşıyordu. Sertleşmiş elleri ve sorumlulukların ağırlığını taşıyan yorgun gözleri vardı. İki çocuğu Mateo ve Sofía ile birlikte yaşıyordu. Hayatları zordu ama dürüsttü. Laura toprağı ekiyor, birkaç hayvana bakıyor ve çocuklarını ayakta tutabilmek için ne gerekiyorsa yapıyordu. Çocukların babası yıllar önce onları terk etmişti.

O öğleden sonra Laura odun toplarken yerde yatan adamı gördü.

Öldüğünü sandı.

Ama nefes aldığını fark edince hiç düşünmeden onu sürükleyerek eve taşıdı. Çocuklar kapıdan korkuyla izliyordu.

Laura adamın kim olduğunu bilmiyordu. Ama bir insanı ölüme terk edemezdi.

Onu evdeki tek yatağa yatırdı. Yaralarını temizledi. Saatler boyunca başında bekledi.

Adam uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordu.

Adını bile.

Laura ona sadece bir isim vermek için Andrés demeye başladı.

Günler haftalara dönüştü.

Andrés yavaş yavaş iyileşti. Gücü geri geliyordu ama hafızası hâlâ karanlıktaydı. Buna rağmen çalışmaya başladı. Su taşıyor, çitleri tamir ediyor, ahırı temizliyordu.

Bazen bir aleti eline aldığında şaşırtıcı bir ustalık gösteriyordu.

Bazen de uzaklara bakıp göğsünü tutuyordu, sanki hatırlaması gereken bir şey varmış gibi.

Mateo ona sürekli sorular soruyordu.

Sofía ise sessizce gülümsüyordu.

Andrés ilk kez hayatında tuhaf bir huzur hissediyordu. Parası yoktu, gücü yoktu. Ama evin içindeki sıcaklık, sofradaki sade yemekler ve akşamları soba başında oturmak ona daha önce hiç tanımadığı bir şey veriyordu: ait olma duygusu.

Laura fazla soru sormadı.

Belki de o da geçmişinden kaçıyordu.

Ama şehirde Alejandro Rivas’ın adı hâlâ konuşuluyordu.

Ülkenin en büyük iş imparatorluklarından biri başsız kalmıştı. Ortakları şirketi parçalamaya çalışıyor, bazıları onun ölümünü ilan etmek istiyordu.

Kimse Alejandro’nun dünyanın unutulmuş bir köşesinde mısır ektiğini bilmiyordu.

Ta ki o geceye kadar.

Fırtına korkunçtu.

Rüzgâr ağaçları devirecek kadar güçlüydü.

Bir anda büyük bir gürültü duyuldu.

Bir ağaç ahırın üzerine devrilmişti.

Mateo içeride mahsur kalmıştı.

Laura çığlık attı.

Andrés düşünmeden koştu.

Yağmur altında devrilen kütükleri kaldırmaya başladı. Sanki içinde başka bir güç uyanmıştı. Sonunda çocuğu enkazdan çıkarmayı başardı.

Mateo’yu kollarına alırken zihninde bir şey kırıldı devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar