Otobüste yanıma oturan o dertli kadın “Oğlum beni sokağa attı” diye ağlarken ona sımsıkı sarılıp teselli etmiştim;

Dışarıda, camları yumruklayan sert bir nisan yağmuru vardı. Şehir, gri bir tülün arkasına gizlenmiş, sokak lambalarının soluk ışığı su birikintilerinde titriyordu. Belediye otobüsünün içi ise nemli palto kokusu ve motorun boğuk hırıltısıyla doluydu. En arka koltukta, başımı cama yaslamış, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışıyordum. Tam o sırada yanıma, üzerinde eski ama temiz bir pardösü olan, yüzü derin keder çizgileriyle örülmüş yaşlıca bir kadın oturdu.

Dakikalar geçmeden kadının omuzları sarsılmaya başladı. Hıçkırıklarını bastırmaya çalışsa da başaramıyordu. Gözyaşları, yanaklarındaki derin yarıkların arasından süzülüp kucağındaki örgü çantaya düşüyordu. Dayanamadım. Elimi hafifçe omzuna koyduğumda, kadın sanki bu dokunuşu bekliyormuş gibi aniden bana döndü ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak boynuma sarıldı. "Oğlum..." dedi sesi titreyerek, "Oğlum beni bu yağmurda sokağa attı. Otuz yılımı verdim ona, bir lokma ekmeğimi bölüştüm, ama o beni istemedi."

Kalbim paramparça olmuştu. Onu sımsıkı sardım, saçlarını okşadım. "Şşş, tamam teyzeciğim, geçti," diye fısıldadım. İçimden o "hayırsız evlada" en ağır bedduaları ediyordum. Bir anne nasıl bu hale getirilirdi? İnsanlık bu kadar mı ölmüştü? Kadın biraz sakinleşince çantasından titreyen elleriyle eski, kenarları kıvrılmış bir fotoğraf çıkardı. "Bak," dedi, "bak bu benim canım dediğim, uğruna ömrümü feda ettiğim o çocuk."

Fotoğrafa baktığım an, dünyam ekseninden kaydı. Zaman durdu, otobüsün içindeki sesler uğultulu bir sessizliğe dönüştü. Fotoğraftaki adam; o bildik gülümsemesiyle, o hafif kısık gözleriyle bana bakıyordu. Bu yüz, her sabah yanında uyandığım, her akşam kapıda yolunu gözlediğim, "hayatımdaki en dürüst insan" dediğim eşim Hakan’dan başkası değildi.


Boğazımda bir yumru büyüdü, nefesim kesildi. Kadına hiçbir şey belli etmemeye çalışarak, "Bu... bu sizin oğlunuz mu?" diye sorabildim sadece. Sesim benden çıkmıyor gibiydi. Kadın burnunu çekerek cevap verdi: "Evet kızım, tek varlığım oydu. Ama karısı olacak o kadın gelince beni unuttu, eve sığdıramadı. Bugün 'artık yeter' dedi, valizimi elime verip kapının önüne koydu."

O an beynimde şimşekler çaktı. Hakan bana her zaman yetimhanede büyüdüğünü, kimsesi olmadığını anlatmıştı. Biz evlenirken de yanında sadece birkaç "uzak akrabası" vardı. Meğer o sahte akrabalar, bu kadını benden gizlemek için kurgulanmış birer piyondan ibaretmiş. Hakan, annesini benden saklamakla kalmamış, kadını "karım seni istemiyor" yalanıyla kandırarak aradan çıkarmaya çalışmıştı. Oysa benim bu kadının varlığından bile haberim yoktu. Kadının bahsettiği "o kötü kadın" bendim, ama bu kötülüğün mimarı bizzat Hakan’dı.

Otobüsten indik. Yağmur hala yağıyordu ama artık üşümüyordum; içimdeki öfke ateşi beni kavuruyordu. Kadını koluna girip bizim eve değil, yakındaki sakin bir kafeye götürdüm. Ona sıcak bir çay söyledim ve karşısına oturdum. Her şeyi bir bir anlatmasını bekledim. O anlattıkça, tanıdığımı sandığım adamın aslında koca bir yalan olduğunu gördüm. Hakan sadece annesini sokağa atmamıştı; o, kurduğumuz yuvayı da bir sahtekarlık üzerine inşa etmişti devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar