Kutuyu açtığım an, evin içindeki hava değişti. Tozlu bir odanın boğucu kokusu değil bu; daha çok, yıllardır tutulmuş bir nefesin birden salıverilmesi gibiydi. Annemin eski sandığı, kilidi pas tutmuş hâlde, yatağın altından çıkarıldığında sadece bir eşya gibi görünüyordu. Ama kapağı araladığımda, bunun bir sandık değil, zamanın kendisi olduğunu anladım.
İçinde sararmış belgeler, eski bir fotoğraf makinesi, ağzı mühürlü kahverengi zarflar ve en üstte… siyah bir defter vardı. Defterin kapağında annemin el yazısı: “Eğer bunu okuyorsan, artık saklamanın anlamı kalmamıştır.” Kalbim göğsüme çarptı. O an polisi aramam gerektiğini hissettim ama nedenini henüz bilmiyordum. İçgüdüydü, ilkel ve güçlü.
Defteri açtım.
İlk sayfalar günlük gibiydi. Babamdan, benim çocukluğumdan, sıradan hayatlardan bahsediyordu. Ama satırlar ilerledikçe kelimeler sertleşti. Tarihler sıklaştı. İsimler değişti. Ve bir noktada, tanımadığım bir adamdan söz etmeye başladı: Kemal A. Yanına parantez içinde tek bir kelime yazmıştı: “Tanık.”
Tanık.
Fotoğrafları elime aldım. Annem gençti, kucağında ben. Arka planda tanımadığım insanlar, silik yüzler. Bir fotoğrafta ise annem yoktu; sadece bir orman yolu, gece çekilmiş, far ışıklarıyla bölünmüş bir karanlık. Fotoğrafın arkasında titrek bir yazı: “O gece buradaydık.”
İşte o an polisi aradım.
Telefonda konuşurken sesim bana ait değil gibiydi. Adresi verdim, “anneme ait eski belgeler” dedim, “bir suçla ilgili olabileceğini düşünüyorum.” Cümlelerim yuvarlanarak döküldü. Telefonu kapattığımda ellerim hâlâ defterin üzerindeydi.
Polis gelene kadar okumaya devam ettim. Annem, on yedi yıl önce işlenmiş ve hâlâ faili meçhul olan bir cinayetten bahsediyordu. Gazetelerde küçük bir haber olarak geçmiş, sonra unutulmuştu. Öldürülen adam bir belediye memuruydu. O dosya kapanmıştı. Ama annemin defterinde kapanmamıştı devamı sonrki syfada ilerlyn...