“Sen bu düğünde davetli değilsin Merve. Buraya çalışmaya geldin.”
Berrin Hanım bu sözleri, sabahın 05:10’unda İstanbul Göktürk’teki köşkün çamaşır odasında abim Serkan’ın damatlığını ütülerken söyledi. Sesini yükseltmedi bile. Onun için bu, dünyadaki en doğal şeydi. 27 yaşındaydım ve tüm hayatımı hiç imza atmadığım bir borcu ödemekle geçirmiştim.
Rıza ve Berrin beni henüz bir bebekken evlat edinmişlerdi. Onların anlatmaktan hoşlandığı hikayeye göre, öz ailem feci bir trafik kazasında ölmüştü ve beni yetimhaneye düşmekten “kurtarmışlardı”. Ne zaman yorgun görünsem, ne zaman kendime ait bir şey istesem aynı cümle evde yankılanırdı: “Başını sokacak bir çatın olduğuna dua etmelisin.”
Ben de şükranımı; evin yemeğini yaparak, temizliğini üstlenerek ve ailenin tek öz evladı, el üstünde tutulan prensi Serkan’ın her türlü dağınıklığını toplayarak ödedim.
O hafta sonu Serkan, ülkenin en büyük gayrimenkul yatırımcılarından Ahmet Soydan’ın kızı Rüya ile evleniyordu. Ailem için bu düğün bir sevgi kutlaması değil; Maslak ve Levent’teki devasa inşaat projelerine girmek için altın bir bilet anlamı taşıyordu.
Berrin Hanım, “Siyah giyeceksin,” diye ekledi. “Kafanı öne eğip organizasyon ekibine yardım edecek, catering firmasını denetleyecek ve aile fotoğraflarının tamamen dışında kalacaksın.”
Saatler sonra, konuk odalarına elbiseleri taşırken Rıza Bey’in çalışma odasından avukatıyla konuştuğunu duydum. “Nikah kıyıldığı an Ahmet Bey bizi Maslak projesine dahil edecek,” diyordu hırslı bir sesle. “Tek yapmamız gereken Merve’yi onun gözünün önünden uzak tutmak.”
O akşamki ön yemekte, el pandom ve siyah gömleğimle masaları düzenlerken Ahmet Soydan ile göz göze geldim. 50’li yaşlarının sonundaki dev iş insanı, elindeki kristal kadehi düşürdü. Kadeh mermer zeminde tuzla buz oldu. Yanıma doğru adımladı, yüzü kireç gibi bembeyazdı.