Gülümseyerek yanına oturdum. O dilekçeyi gözlerinin önünde parçalara ayırdım
“Bu zaten hiçbir zaman gerçek bir istifa dilekçesi değildi Murat. Boş bir kağıttı. Ben mesleğimden, kimliğimden asla vazgeçmem. Ama senin bu gerçeği öğrenmen için bu 20 güne ihtiyacımız vardı.”
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Murat, bebeklerin bakımını gerçekten üstlendi. Artık ben nöbetten geldiğimde beni kaos değil, mis gibi kokan bir ev ve huzurla uyuyan bebekler karşılıyordu. Murat artık “yardım eden koca” değil, “sorumluluk alan bir baba” olmuştu.
Anladım ki; bir kadının kariyeri, sadece kazandığı para değil, toplumun ona biçtiği o “fedakâr” gömleğini yırtıp atma gücüydü. Ve gerçek bir aile, birinin diğerinin üzerine basarak yükseldiği değil, omuz omuza vererek fırtınaları dindirdiği bir limandı.
Nöbetim bitmiş, sabah güneşi İstanbul’un üzerine doğarken eve dönüyordum. Kapıyı anahtarımla açtığımda Murat’ı, iki bebeği de kucağına almış, onlara fısıltıyla masal anlatırken buldum. Göz göze geldik. Gülümsedi. “Hoş geldin hayatım,” dedi. “Çay hazır, sen biraz dinlen, kahvaltıyı biz hazırladık.”
İşte o an, hayatımın en anlamlı zaferini kazandığımı biliyordum.