Dayım ayağa kalktı. “Deniz, doğru mu bu?”
Deniz bir an inkâr edecek gibi oldu. Sonra omuzları düştü.
“Ben sadece borç alacaktım,” dedi. “Sonra geri koyacaktım.”
“Arabayı nakit mi aldın?” diye sordum.
Cevap veremedi.
Babaannem sandalyeye tutundu. “Kızım… biz o parayı yıllardır biriktiriyoruz,” dedi. Sesi titriyordu ama öfke yoktu, sadece kırgınlık vardı. “Bizim hayalimizdi.”
Deniz ağlamaya başladı. “Burcu’ya mahcup olmak istemedim,” dedi. “Herkesin çocuğunun arabası var. Ben de iyi bir anne olmak istedim.”
Dedem ilk kez konuştu. Sesi sakin ama sertti. “İyi anne olmak, başkasının emeğini çalmak değildir.”
O gece karar netti. Ya para geri gelecekti ya da mesele hukuka taşınacaktı. Aile ilk kez bu kadar ciddi bir şekilde ikiye bölünmüştü.
İki gün sonra Deniz aradı. Arabayı geri vermişti. Bayi kesintisini yapmış ama paranın büyük kısmını getirdi. Eksik kalan tutarı da taksitle ödemeyi kabul etti. Parayı yine o çiçekli teneke kutuya koyduk. Bu kez dedem kutuyu dolaba değil, bankaya götürdü.
Aylar geçti. Yaz başında küçük bir kır bahçesinde toplandık. Babaannem sade bir gelinlik giymişti; saçlarına papatyalar takmıştık. Dedem lacivert takım elbisesiyle heyecanlı bir delikanlı gibiydi.
Nikâh memuru soruyu sorduğunda dedem, elli üç yıl önce söyleyemediği cümleyi tamamladı:
“Evet. Hem de her zamankinden daha fazla.”
Herkes alkışladı. Deniz de oradaydı. Sessizdi, mahcuptu ama gelmişti. Tören sonunda babaannemin yanına yaklaşıp elini öptü. “Affet anne,” dedi.
Babaannem gülümsedi. “Hata yapmayan insan yok,” dedi. “Yeter ki dersini alsın.”
O an anladım ki bu düğün sadece bir hayalin gerçekleşmesi değildi. Ailenin kırılan yerlerinin onarılmasıydı. Çalınan para geri gelmişti ama asıl kazanılan şey güvenin yeniden kurulmasıydı.
Dedem babaannemin elini tuttu. Bu kez parmağında gerçek bir yüzük vardı.
Ama ben o sakız kâğıdından yapılan ilk yüzüğün hâlâ daha değerli olduğunu biliyordum. Çünkü gerçek düğün, aslında elli üç yıl boyunca her sabah birbirlerine “iyi ki varsın” demeleriyle çoktan yapılmıştı.