Ayşe Nine, otobüsün kenarında uyanıp verilen bir kararla hayatını kurtardı. Fren çığlıkları, alevler ve enkazın kıyısında tespit edilen pembe oyuncak ayı… O ayının içersinden çıkan ufak not: “Yardım et bana nine. Adım Deniz. Sarı kulübede tutsakım.” Bu tek fısıltı, senelerdır gömülü kalan bir sırrı ve unutulmuş bir ailenin tekrar birleşmesini başlattı.
(Kısa özet: Kaza, bir oyuncak, bir mektup — ve Ayşe Nine’nin peşinden gittiği umut dolu yolculuk.) Devamı sonraki sayfada... İçeriğin Devamı Aşağıda
Ayşe Nine, İzmir’den Ankara’ya uzanan uzun yolculuğunda eski deri ceketini yastık yapmış, gözlerini kapamıştı. 68 yaşında, yorgunluğu yüzünde çizgilerle okunuyordu. Kızı seneler evvelce gitmiş, torun hayali bir kıyıya itilmişti. Bu yolculuk oğlunun ısrarıyla başlamıştı: “Gel anne, seni bekliyoruz.” Ancak Ayşe’nin içersinde hep bir fazlalık hissi vardı; yalnızlık, senesinin birikimi gibi omuzlarına çökmüştü.
Otobüs dağlık bir virajı alırken Ayşe’nin uykusu bölündü. İçine işleyen, çocuksu bir fısıltı duydu: “Nine, lütfen anında in! Tehlike burada!” Panikle şoföre bağırdı; otobüs kıyıya çekildi. Bir an sonra korkunç bir gürültü: frenler, çığlıklar, sonrasında patlayan alevler… Eğer o fısıltıya kulak vermeseydi, enkazın altında kalacaktı.
Enkazın yanında, balçık içersinde ufak bir pembe oyuncak ayı parlıyordu. Ayıdan çıkan notta bir çocuk el yazısıyla yazılmıştı: “Yardım et bana nine. Adım Deniz. Sarı kulübede tutsakım.”
Bu an, Ayşe’nin hayatında dönüm noktası oldu. Polis ve yetkililerle ilişkiye geçti; sarı kulübe söylentilerde kalan, yangın geçmişi olan, senelerdır terk edilmiş bir mekândı. Ayşe, tedirgin ama kararlı bir şekilde Yalova ormanlarına gitti. Kulübe, ağaçların arasında nefes ve uğultulu bir durumda duruyordu. İçeri ismim attığında küf, toz ve eski çizimlerle karşılaştı: çocuk el yazıları, iğne izleri, bir nine figürü. Defterlerin birisinde Deniz’in notları vardı; Deniz, Ayşe’nin mavi boncuklu bilekliğini tanım etmişti. Ayşe bileğinde senelerdır taktığı o mavi boncuklu bilekliki çıkardığında, tesadüfün ötesinde bir bağ hissetti.
Ve kapıda, ufak bir siluet: Deniz. 8–9 yaşlarında, korkuyla karışık umut dolu bakışlı bir kız çocuğu. Deniz, annesinin Leyla bulunduğunu, seneler evvelce “öldüğü” söylenen Leyla’nın gerçekten kaçırıldığını anlattı. Kulübenin arka bahçesinde tespit edilen çürümüş sandıkta Leyla’nın mektupları meydana çıktı: “Anne, seni bulacağım. Deniz’e seni anlatıyorum.” Ayşe gözyaşlarına boğuldu; umudun kıvılcımı tekrar alevlendi.
Olayı inceleyen Dedektif Murat, eski dosyaları açtı. Çete — zenginler amacıyla çocuk kaçıran ve karanlık işlere bulaşmış bir yapı — söz konusuydu. Liderlerinin yaşlı, emekli bir hekim olan Kemal Bey bulunduğu belirlendi. Kemal, vicdan azabıyla itiraf etti: Leyla hayatta, İzmir’de bir sığınakta saklanıyordu.
Üçü İzmir’e gittiler. Sığınakta karşılaştıkları Leyla zayıf ama dimdikti; boynunda Ayşe’nin seneler evvelce hediyesi olan kolye asılıydı. Sarılıştıklarında senesinin yaraları bir an amacıyla eridi. Mahkeme, polis ve sivil toplum desteği sayesinde çete çökertildi; Leyla’nın geçmişi, Deniz’in resmi hali gün yüzüne çıktı. Deniz, bundan sonra resmi olarak Ayşe’nin torunu oldu; aile tekrar kuruldu.
Bu hikâye, tesadüflerin kaderi nasıl değiştirebileceğinin canlı bir örneğidir. Bir otobüs kazası, bir oyuncak, ufak bir not ve Ayşe Nine’nin inadı — hepsi unutulmuş bir ailenin tekrar yeşermesine namacıyla oldu. Ayşe, yalnızlığından değil, unutulmuşluğundan kurtuldu. Deniz’in saf sesi ve Leyla’nın mektubu, karanlıkta bir yol gösterici oldu.