Yetmiş bir yaşında yeniden gelin olacağımı hiç hayal etmemiştim.

Yetmiş bir yaşında yeniden gelin olacağımı hiç düşünmemiştim.

On iki yıl önce eşimi toprağa verdiğimde, hayatımın en parlak sayfasının kapandığını sanmıştım. Ev sessizdi, akşam yemekleri kısa sürüyordu, çaylar tek kişilik demleniyordu. Çocuklarım kendi hayatlarına dağılmıştı. Ben ise anılarla dolu bir evde, geçmişle bugünün arasında asılı kalmıştım.

Sonra bir gün telefonuma bir mesaj düştü.

Gönderen: Murat.

Lisedeki ilk aşkım. Okul çıkışında çantamı taşıyan, yağmurlu günlerde montunu omuzlarıma bırakan o delikanlı. Yollarımız üniversiteyle ayrılmış, hayat bizi farklı şehirlere savurmuştu. Yıllar geçmiş, evlilikler yapılmış, çocuklar büyümüş, eşler kaybedilmişti.

Mesaj kısaydı: “Uzun zaman oldu. Nasılsın?”

Cevap yazmadan önce uzun süre ekrana baktım. Sonra “İyiyim” dedim. O gün başlayan yazışmalar, önce temkinli, sonra samimi bir hâl aldı. Eşini altı yıl önce kaybetmişti. Yalnızlığı tanıyordu. Benim cümlelerimdeki boşluğu hissedebiliyordu.

Bir hafta sonra kahve içtik. İlk başta biraz yabancıydık birbirimize. Saçlarımız beyazlamış, yüzümüzde yılların izleri belirmişti. Ama gözler… Gözler aynıydı. O eski sıcaklık, o tanıdık bakış hâlâ oradaydı.

Kahveler haftalık rutine dönüştü. Sonra akşam yemekleri eklendi. Birlikte eski şarkıları dinledik, gençlik fotoğraflarımıza güldük. İçimde uzun süredir uyuyan bir parça yavaş yavaş canlanıyordu. Murat’ın yanında kendimi güvende hissediyordum. Sanki hayat ikinci bir fırsat sunmuştu.

Altı ay sonra, küçük bir lokantada masanın karşısından bana baktı.

“Artık zaman kaybetmek istemiyorum,” dedi. “Kalan ömrümü seninle geçirmek istiyorum.”

Ellerini uzattı. Titrediğini gördüm. Benim ellerim de titriyordu. “Evet,” dedim.

Düğünümüz sade bir nikâh töreni ve aile arasında küçük bir resepsiyondan ibaretti. Salon çiçeklerle süslenmişti. Hafif bir Türk sanat müziği çalıyordu. Torunlarım etrafımda dönüyor, arkadaşlarım gözyaşlarını siliyordu. Herkes hayatın mucizelerinden söz ediyordu.

Tam o sırada, Murat misafirlerle sohbet ederken, genç bir kadın kalabalığın arasından sıyrılıp bana doğru yürüdü.

Otuz yaşlarındaydı. Yüzü solgundu. Gözleri kararlı ama huzursuzdu.

Yanıma geldi, eğildi ve fısıldadı:

“O, sandığınız kişi değil.”

Bir an dünya durdu. Salonun uğultusu kulağımda uğuldayan bir rüzgâra dönüştü. “Ne demek istiyorsunuz?” dedim.

Kadın yutkundu. “Benimle birkaç dakika konuşmanız gerekiyor.”

Kalbim hızla çarpıyordu. Ama sakin görünmeye çalıştım. Onu salonun yanındaki küçük terasa götürdüm.

“Benim adım Elif,” dedi. “Murat’ın kızıyım.”

Şaşkınlıkla baktım. Murat’ın bir oğlu olduğunu biliyordum ama kızından hiç bahsetmemişti.

“Elif… Tanıştığımıza memnun oldum ama ne demek istediniz?”

Gözleri doldu. “Babam son bir yıldır bazı şeyleri unutuyor. Doktorlar erken evre Alzheimer teşhisi koydu. Başta çok hafifti. Ama son aylarda hızlandı. Size bunu söylemedi.”

Sözleri içime ağır ağır oturdu devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Reklamlar