Yıllarca yaşlı bir kadına tüm sevgimle baktım ve vefat ettiğinde polis kapımı çaldı—nedenini bilmiyordum.

Sekiz yıl boyunca, kendi ailesi tarafından neredeyse terk edilmiş yaşlı bir komşum olan Suna’ya baktım. Eşyaları vardı ama sevgi yoktu—ve zamanla o benim ailem oldu. Birlikte yemek pişirdik, kart oynadık, saatlerce konuştuk… Suna, başka hiçbir yerin olamayacağı şekilde evim oldu.
Onu ilk tanıdığım günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Kapısının önünde düşmüş, yardım istemeye utanmıştı. Çocukları şehir dışındaydı, torunları ise sadece bayramdan bayrama uğrardı—onda da birkaç fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşmak için. O gün ambulansı aradım, hastanede yanında kaldım. Taburcu olduğunda bana dönüp “Evladım olur musun?” diye sormuştu yarı şaka yarı ciddi. O günden sonra her şey değişti.
Suna’nın evi, eski ahşap kokan, duvarlarında sararmış aile fotoğrafları asılı bir yerdi. Fotoğraflardaki insanların çoğu yıllardır uğramıyordu. Ama ben her sabah kapısını çalar, ilaçlarını içirir, birlikte kahvaltı yapardım. Bazen geçmişini anlatırdı; gençliğinde nasıl âşık olduğunu, eşini nasıl kaybettiğini, çocuklarını büyütmek için nasıl mücadele ettiğini… Anlattıkça yüzü aydınlanır, sonra bir an durur, pencereye bakar ve susardı.
“İnsan,” derdi, “en çok da unutulunca ölür.”
Son zamanlarda sağlığı iyice zayıflamıştı. Hastane odasında elini tutarken bana baktı ve fısıldadı: “Ben gidersem korkma. Doğru olan ortaya çıkar.” Ne demek istediğini o an anlayamamıştım. Sadece ağlamıştım.
Cenaze günü çocukları ve torunları gözyaşları içinde rol yapıyordu. Kızı siyah güneş gözlüğünün arkasından etrafı süzüyor, oğulları mirasla ilgili fısıldaşıyordu. Bana ise soğuk bakışlar atıyorlardı. Sanki orada olmam bir hakaretti.
Eve perişan bir halde döndüm. Suna’nın boş koltuğu gözümün önünden gitmiyordu. Tam o sırada kapı çalındı.
İki polis memuru karşımdaydı.
“Suna Hanım’ın bakıcısı mısınız?”
Boğazım kurudu. “Evet.”
“Bizimle gelmeniz gerekiyor.”
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Ne olmuştu? Bir şikâyet mi vardı? Ailesi bir suç mu uydurmuştu?
Suna’nın evine girdiğimde salon doluydu. Çocukları, torunları, hatta uzaktan akrabalar bile toplanmıştı. Hava elektrik yüklüydü. Kızı beni parmağıyla işaret etti.
“İşte o!” dedi tiz bir sesle. “Annemizi kandıran bu!”
Elindeki telefonu polise uzattı. Ekranda bir video açıldı. Suna yatağında oturuyordu. Yüzü solgundu ama gözleri netti.
“Bu videoyu kendi isteğimle çekiyorum,” diyordu. “Çocuklarım beni yalnız bıraktı. Yıllardır kapımı çalan tek kişi…” Burada durdu, bana baktı. “…o oldu. Eğer başı belaya girerse bilin ki her şey benim kararım.”
Oda bir anda uğultuya boğuldu.
Kızı bağırdı: “Onu zorlamış! Annem yaşlıydı, ne yaptığını bilmiyordu!”
Polis memurlarından biri sertçe konuştu. “Lütfen sakin olun. Noter huzurunda hazırlanmış bir vasiyet var. Açıklanacak.”
Bacaklarım titredi. Vasiyet mi?
Avukat masanın başına geçti. Dosyayı açtı. “Suna Yıldırım’ın 3 ay önce düzenlediği vasiyete göre…” dedi ve gözlüğünü düzeltti, “…evini ve birikimlerinin büyük kısmını bakıcısı olan—” gözleri bana kaydı, “—size bırakmıştır.”
O an salondaki hava patladı.
“Bu sahtekârlık!” diye haykırdı oğlu. “Annemizi manipüle etmiş!”
Avukat sakinliğini korudu. “Vasiyet noter huzurunda ve iki şahit eşliğinde hazırlanmıştır. Ayrıca Suna Hanım, çocuklarının kendisiyle maddi çıkar dışında ilgilenmediğini açıkça beyan etmiştir.”
Kızının yüzü kıpkırmızı oldu. “Annem bizi seviyordu!”
Tam o anda polislerden biri başka bir belge çıkardı. “Ayrıca banka kayıtlarına göre, son sekiz yılda Suna Hanım’ın hesabından yüklü miktarda para çekilmiş. Çekimlerin çoğu çocukları tarafından yapılmış.”
Salonda ölüm sessizliği oldu devamı icin sonrki syfaya gecinz…
Reklamlar