Bir saniye boyunca donup kaldım. Kafam bunu “hırsızlık” diye etiketlemek istiyordu ama bedenim daha doğru bir kelime bulmuş gibiydi: Plan. Bu bir hırsızlık değil, hazırlanmış bir hareketti.
Kadın beni fark etti. Göz göze geldik. Yüzünde panik değil, rahatsız bir sabırsızlık belirdi; sanki işler yetişmiyordu da ben zaman çizelgesini bozuyordum.
“Sen… kimsin?” diyebildim.
Kadın hafifçe gülümsedi. “Asıl sen kimsin?” dedi. “Bu ev artık bizim.”
Dizlerim titredi. “Ne demek ‘bizim’?!”
Erkeklerden biri bana doğru bir adım attı. “Hanımefendi, yanlış anladınız. Biz… taşınma işi.” dedi ama sesi, yalan söylerken çıkan o yapay sakinlikle doluydu.
Tam o sırada telefonum tekrar çaldı. Ekranda Reyhan.
Bir elimle kapıyı kapatıp zinciri takmaya çalışırken, diğer elimle açtım. Reyhan’ın sesi bu kez daha net ama daha sertti:
“Dinle! Ev için hazırlanan sözleşmede ciddi bir sahtecilik var. Tapu devrine dair ‘ön yetki’ kısmı oynanmış. Ahmet’in imzası yanında seninkini de atmış gibi göstermeye çalışmışlar. Ben az önce noter tarafıyla konuştum. Emlakçı ‘Siz zaten onay verdiniz’ dedi. Bir de… Ahmet şu an ofisimde değil. Az önce içeri girmiş gibi görünüp çıktı.”
Dünya başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldu.
“Ne diyorsun Reyhan…” diye fısıldadım. “Ahmet… benim kocam.”
“Biliyorum,” dedi. “O yüzden bağırıyorum. Çünkü sen evde değildin. Seni özellikle evden çıkarmış. Bu ilaç meselesi… bir bahane olabilir.”