"Seni liseden beri hiç unutmadım," dedi üzerime doğru yavaşça bir adım atarken. "Benden nefret edişini, koridorda beni gördüğünde o titreyen omuzlarını, gözlerini kaçırışını... Liseden sonra yollarımız ayrıldığında inanılmaz bir boşluğa düştüm. Çünkü benim hayatımdaki en büyük başarım, senin o masum, kırılgan dünyanı tamamen kontrol edebilmekti."
Nefes alamıyordum. Ciğerlerimdeki hava tükenmişti. "Burak, korkutuyorsun beni. Lütfen kes şunu. Bu komik bir şaka değil."
"Dört yıl Ceren," diye devam etti, yüzündeki o tüyler ürpertici, psikopatça rahatlamayla. "Senin karşına o kafede çıkmadan önce seni tam dört yıl boyunca izledim. Hangi kahveyi sevdiğini, eski sevgilinle neden ayrıldığını, işte hangi gün terfi alamayıp ağladığını, terapistine anlattığın o gizli korkularını... Hepsini biliyordum. Hayatını sadece sosyal medyadan değil; kiraladığım adamlarla, telefonuna sızarak dinledim. Senin o aşık olduğun 'terapi görmüş, değişmiş adam' karakterini, tamamen senin zaaflarına ve hayallerine göre özel olarak yarattım."
Meydana gelen dehşet verici idrakle midem kasıldı, dizlerimin bağı çözüldü. "Bunu neden yaptın?!" diye bağırdım, sesim korkudan boğuk ve incecik çıkmıştı. "Madem benden nefret ediyordun, neden benimle evlendin?!"
Burak aramızdaki son mesafeyi de kapatıp tam önümde durdu. Elini kaldırıp saçımın bir tutamını, sanki cansız, ona ait bir nesneymişim gibi usulca okşadı. Başımı hızla duvara doğru geri çektim ama o hiç bozulmadı; aksine bu itaat etmeyen tavrım hoşuna gitmiş gibi gülümsedi.
"Nefret mi?" diye mırıldandı, gözleri dipsiz, karanlık bir uçurum gibiydi. "Ben senden hiçbir zaman nefret etmedim Ceren. Ben sadece sana sahip olmak istedim. Ama lisedeyken, eğer seninle sadece sıradan bir arkadaş olsaydım beni diğerleri gibi kısa sürede unuturdun. Seni incittiğimde, senin tüm dünyan ben oluyordum. Gece uyumadan önce benden nefret ederek beni düşünüyordun, sabah midene kramplar girerek uyanırken beni düşünüyordun. Senin aklını, zihnini ele geçirmiştim."
Gözlerinden süzülen o hastalıklı parıltı midemi iyice bulandırdı. "Ama büyüdük," dedi sesini fısıltıya dönüştürerek. "Artık sana koridorlarda çelme takıp, eşyalarını saklayarak hayatının merkezinde kalamazdım. Seni tamamen, sonsuza dek, hem yasal hem de ruhsal olarak kendime bağlamamın ve benden asla kaçamamanın tek bir yolu vardı."
Sol eliyle cebinden parlak, metal bir şey çıkardı. Evin dış kapısının ve kendi arabamın anahtarlarıydı. Şıngırdatarak onları komodinin üzerine fırlattı.
"Sana dünyanın en mükemmel adamı gibi görünüp, kendi rızanla o nikah masasına oturmanı ve hayatını bana devretmeni sağlamak. Ve başardım. Sen, hayatını cehenneme çeviren o canavara, kendi ayaklarınla, üzerinde o beyaz gelinlikle, gülümseyerek geldin."
Panik içinde, titreyen ellerimle arkamdaki banyo kapısının koluna uzandım ama çoktan dışarıdan kilitlendiğini ve anahtarın üzerinde olmadığını o an fark ettim. Burak'ın lisedeki o sinsi, stratejik zorbalığı bitmemişti; sadece büyümüş ve şeytani bir kusursuzluğa evrim geçirmişti. Ben geçmişimden ve travmalarımdan kurtulduğumu sanırken, aslında o geçmişin ta kendisi olan bir kafesin içine kendi ellerimle girmiş, kapısını da kendi rızamla üzerime kilitlemiştim.
"Şimdi," dedi Burak, karanlık ve mutlak bir tatminle gülümseyerek. Elini yavaşça çeneme doğru uzattı. "Gerçek evliliğimiz ve asıl oyunumuz şimdi başlıyor Ceren. Ve bu sefer, öğle aralarında kaçıp saklanabileceğin bir kütüphane olmayacak."