Defteri açtım. Kemal’in el yazısıydı.
“Eğer bunu okuyorsan,” diye başlıyordu, “demek ki zamanım sandığımdan kısa kaldı.”
Nefesim kesildi.
Kemal yazmıştı: Hastalığını öğrendiğini ama bana söylemeye cesaret edemediğini. Defne’nin onu böyle hatırlamasını istemediğini. Ve en önemlisi… Hakan’dan bahsediyordu.
“Onu tanıdığımı söyleyemem,” diye yazmıştı, “ama bir zamanlar Derya’nın gözlerini nasıl parlattığını biliyorum. Defne’nin müziğe tutunması için birine ihtiyacı olursa, Hakan yardım edebilir.”
Defterde Kemal’in Hakan’la nasıl tanıştığı yazıyordu. Okul için öğretmen ararken tesadüfen karşılaşmışlar. Hakan geçmişi öğrenince geri çekilmek istemiş. Ama Kemal ısrar etmiş.
“Eğer ben olmazsam,” diye bitiriyordu Kemal, “kızımız müziği bırakmasın. Saz köşede çürümesin. Ve Derya… Hayatını tek bir kayıpla mühürlemesin.”
Gözlerim doldu.
Hakan sessizce konuştu. “Onu incitmek istemedim. Seni de. Kemal gerçeği söylediğinde gitmek istedim ama… Defne’nin gözlerindeki boşluğu gördüm.”
İçimdeki öfke yavaş yavaş çözülüyordu. Yerini karmaşık bir duygu aldı. İhanet değil bu. Kemal’in son isteği.
“Bana neden söylemedin?” diye fısıldadım.
“Çünkü bunu onun yazdıklarını okumadan kabul edemezdin,” dedi.
O an Defne koridorun ucunda belirdi. Elinde saz, yüzünde ter ve umut.
“Anne, babam duysaydı beğenir miydi?” diye sordu.
Dizlerimin bağı çözüldü ama ayakta kaldım. Yanına gittim. Yüzünü ellerimin arasına aldım.
“Bayılırdı,” dedim. “Çok gurur duyardı.”
O gece eve döndüğümüzde sazı tekrar köşeye koymadık. Defne odasına götürdü.
Ben de siyah defteri masanın üzerine bıraktım.
Kemal gitmişti. Ama sevgisi hâlâ yol gösteriyordu. Kızımın parmaklarında, eski bir aşkın olgunlaşmış sabrında ve benim kalbimde…
O an anladım: Bazı vedalar bitiş değildir. Bazen bir insan gider ama ardında, sevdiklerinin yeniden yaşamayı öğrenmesi için sessiz bir köprü bırakır.
Ve ben o köprüden geçmeye ilk kez gerçekten hazırdım.