45 YAŞINDA HAMİLE KALDIM, BABAM BENİ EVİNDEN KOVDU… AMA AYLAR SONRA DOĞUMHANE KAPISINDA ONU GÖRDÜĞÜMDE, YILLARDIR BENDEN SAKLADIĞI GERÇEK ORTAYA ÇIKTI.
Hamile olduğumu öğrendiğim gün, hastanenin otoparkındaki arabamda neredeyse yarım saat boyunca kıpırdamadan oturdum.
Elimdeki sonuç kâğıdına tekrar tekrar baktım.
Pozitif.
Kırk beş yaşındaydım.
Bir daha anne olabileceğime ihtimal vermiyordum.
Üstelik hayatımın en karmaşık dönemindeydim.
İki yıl önce boşanmış, on dokuz yıllık evliliğimin ardından babamın evine dönmek zorunda kalmıştım. Eski eşimle çocuğumuz olmamıştı. Yıllarca tedaviler, doktorlar, umutlar ve hayal kırıklıkları arasında gidip gelmiş, sonunda bu konuyu tamamen kapatmıştım.
Sonra hayatıma Cem girmişti.
Cem kırk sekiz yaşında, sakin konuşan, yanında kendimi güvende hissettiğim bir adamdı. Bir arkadaşımın doğum gününde tanışmıştık. İkimiz de geçmişimizden yorulmuş, yeniden bir şeyler hissetmeye korkuyorduk.
Ama zamanla aramızdaki mesafe eridi.
Onunla geçirdiğim akşamlar bana yıllardır unuttuğum bir şeyi hatırlatmıştı.
Birinin sana sadece bakmasının bile insanın içini ısıtabileceğini.
Cem beni acele ettirmedi.
Beni değiştirmeye çalışmadı.
Kırk beş yaşında bir kadın olarak hâlâ arzulanabileceğimi, sevilebileceğimi ve yeniden bir hayat kurabileceğimi onun yanında hatırladım.
Hamile olduğumu söylediğimde gözleri doldu.
“Gerçekten mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
Bir anda bana sarıldı.
“Bu çocuk bizim mucizemiz.”
Ben de öyle düşünüyordum.
Ama babam düşünmüyordu.
Babam Nihat, yetmiş iki yaşında, hayatı boyunca kurallarına göre yaşamış sert bir adamdı. Boşandıktan sonra beni evine kabul etmişti ama bunu bir iyilikten çok görev gibi görüyordu.
“Bir daha saçma kararlar verme,” derdi sürekli.
Cem’den haberi vardı ama ilişkimizi hiçbir zaman onaylamamıştı.
Hamileliğimi söylediğim akşam yemek masasındaydık.
Babam çatalını bıraktı.
“Ne dedin sen?”
“Hamileyim.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Kimden?”
“Cem’den.”
Sandalyeden öyle sert kalktı ki masa sallandı.
“Kırk beş yaşındasın!”
Sanki yaşımı bilmiyormuşum gibi söyledi.
“Biliyorum baba.”
“Millete ne diyeceğiz?”
Bu cümle beni içimden vurdu.
“Millete mi?”
“Boşanmış bir kadınsın. Adamla evli bile değilsin. Bu yaştan sonra çocuk mu doğuracaksın?”
“Bu benim hayatım.”
Babam avucunu masaya vurdu.
“Benim evimde değil!”
O gece gerçekten bavulumu kapının önüne koydu.
Annem ben küçükken ölmüştü. Gidecek başka ailem yoktu.
Cem’e telefon açtığımda sesi titredi.
“Olduğun yerde kal. Geliyorum.”
Yirmi dakika sonra geldi.
Babam kapının önünde bekliyordu.
Cem arabadan indiğinde ikisi ilk kez yüz yüze geldiler.
Babam ona bakıp yalnızca şunu söyledi:
“Onu gerçekten seviyorsan götür. Ama yarı yolda bırakırsan karşında beni bulursun.”
Bunun öfke mi yoksa garip bir tehdit biçiminde sevgi mi olduğunu anlayamadım.
Cem beni kendi evine götürdü.
Sonraki aylar hayatımın hem en güzel hem de en zor dönemiydi.
Hamilelik yaşım nedeniyle riskliydi.
Sürekli kontroller, testler, uykusuz geceler…
Bazen gecenin üçünde uyanıyor ve bebeğin kalp atışının durduğunu hayal ederek ağlamaya başlıyordum.
Cem her seferinde beni kollarına alıyordu.
“Buradayım,” diyordu.
Babam ise hiç aramadı.
Ben de aramadım.
Fakat hamileliğimin yedinci ayında kapımızın önüne küçük bir paket bırakıldı.
İçinde el örgüsü beyaz bir bebek hırkası vardı....