Not yoktu.
Ama o hırkayı tanıdım.
Annem yıllar önce komşuların bebekleri için aynı modeli örerdi.
Babamın dolabında annemden kalan eşyaların arasında yıllardır duruyordu.
Aradım.
Telefonu açmadı.
Bir hafta sonra başka bir paket geldi.
Bu kez küçük ahşap bir oyuncak.
Sonra bebek battaniyesi.
Yine not yoktu.
Babam hâlâ konuşmuyordu.
Doğuma üç hafta kala sancılarım başladı.
Hastaneye gittiğimizde doktor bebeğin erken gelmek istediğini söyledi.
Saatler ilerledikçe ağrılarım arttı.
Cem elimi bırakmıyordu.
Fakat bir ara hemşire içeri girip:
“Dışarıda sizi görmek isteyen yaşlı bir bey var,” dedi.
Kalbim hızlandı.
“Adı ne?”
“Nihat.”
Babam.
Onu görmek istemediğimi söyledim.
Ama yarım saat sonra sancılar daha da şiddetlendiğinde kapının dışında yükselen sesini duydum.
Doktorla tartışıyordu.
“Kızım iyi mi?”
O kelime…
Kızım.
Aylar sonra ilk kez söylediğini duyuyordum.
Doğum uzun sürdü.
Sabaha karşı kızım dünyaya geldi.
Ağlama sesini duyduğum an bütün korkularım kayboldu.
Onu göğsüme koyduklarında yüzüne baktım ve hayatımda ilk kez bir insanı bu kadar kısa sürede bu kadar çok sevebildiğimi anladım.
Adını Lina koyduk.
Birkaç saat sonra Cem yanıma oturdu.
“Baban hâlâ dışarıda.”
Sessizce başımı salladım.
“Gelsin.”
Babam kapıdan girdiğinde onu hayatımda hiç görmediğim kadar yaşlı gördüm.
Omuzları çökmüştü.
Lina’yı gördüğünde durdu.
Gözleri doldu.
Yanıma yaklaşmaya cesaret edemedi.
Sonunda fısıldadı:
“Annen de kırk dört yaşındayken hamile kalmıştı.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
Bunu hiç duymamıştım.
Babam sandalyesine oturdu.
“Sen on altı yaşındaydın. Bir kardeşin olacaktı.”
Nefesimi tuttum.
“Ne oldu?”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Kaybettik.”
Annem düşük yapmıştı.
Ama asıl gerçek daha ağırdı.
“Doktorlar riskli olduğunu söylemişti. Ben anneni sürekli suçladım. Bu yaşta çocuk istemesinin saçmalık olduğunu söyledim. Hamileliği kaybettiğinde de… yanında olamadım.”
Babam ellerine baktı.
“Annen yıllarca bana bunun için kırgın kaldı. Öldüğü güne kadar.”
O anda babamın beni neden evden kovduğunu anladım.
Utançtan değil.
Geçmişten korktuğu için.
Benim de annem gibi acı çekmemden korkmuştu.
Ama korkusunu sevgi gibi gösterememişti.
Onu öfkeye çevirmişti.
Babam titreyen ellerini uzattı.
“Onu tutabilir miyim?”
Lina’yı yavaşça kucağına verdim.
Babam bebeğin yüzüne uzun süre baktı.
Sonra alnından öptü.
“Merhaba küçük hanım,” dedi. “Deden biraz aptallık etti ama sanırım bunu düzeltmek için hâlâ zamanı var.”
Gülmeye başladım.
Ağlarken güldüm.
Cem de gözlerini saklamak için başını çevirdi.
Babam bana baktı.
“Eve dön demeyeceğim,” dedi.
Şaşırdım.
“Çünkü artık kendi evini kurdun.”
Sonra Cem’e baktı.
“Ama izin verirseniz ben de bazen gelebilirim.”
Elini tuttum.
“Bazen değil baba.”
O gün anladım ki hayat bize ikinci şansları her zaman gençken vermiyor.
Bazen kırk beş yaşında bir test sonucunda geliyor.
Bazen yıllarca konuşmadığın babanın hastane kapısında beklemesinde.
Bazen küçücük bir bebeğin avucunun, yıllardır birbirinden uzak duran iki insanın parmaklarını yeniden birleştirmesinde.
Babam beni evinden kovduğu gece hayatımın bittiğini düşünmüştüm.
Oysa aslında ilk kez kendi hayatıma doğru yürüyordum.
Lina o sabah yalnızca dünyaya gelmedi.
Bizim ailemizde yıllardır kapalı duran bir kapıyı da açtı.
Ve babam bana yıllar sonra ilk kez sarılırken kulağıma şöyle fısıldadı:
“Annen bunu görebilseydi seninle gurur duyardı.”
Ben kızımı biraz daha sıkı kucakladım.
Çünkü bazı mucizeler insanın hayatına geç gelir.
Ama doğru zamanda geldiklerinde, geçmişte kırılmış ne varsa sessizce onarmaya başlarlar.