47 yaşımda dul olarak

47 yaşımda köyün ağasıyla evlendim. Herkes onun servetine göz diktiğimi söylüyordu. Oysa nikâhımızın yapıldığı ilk gece, kocamın benden istediği şeyi duysalardı, o konağın kapısından neden kaçmak istediğimi anlarlardı. Çünkü bana, “Bu evde karım gibi yaşayacaksın ama senden tek bir isteğim var. Her gece saat üçte bodrumdaki kilitli odanın kapısına gidecek ve içeriden gelen sesi dinleyeceksin. Ne duyarsan duy, kapıyı açmayacaksın,” dedi.
Adım Suna. Kırk yedi yaşındaydım. Yirmi üç yıllık evliliğim, kocamın beni başka bir kadın için terk etmesiyle bitmişti. Ardından annemi kaybettim, kardeşim babamdan kalan küçük tarlamızı borçlarına karşılık sattı. Elimde birkaç parça eşya ve kırılmış bir gururdan başka hiçbir şey kalmamıştı.
Doğduğum köye döndüğümde herkes bana acıyarak bakıyordu. Ta ki köyün en zengin adamı, altmış iki yaşındaki Kudret Ağa benimle evlenmek isteyene kadar.
Kudret Ağa’nın üç köyde arazisi, yüzlerce dönüm tarlası ve tepede kocaman bir konağı vardı. On beş yıl önce karısını kaybetmiş, bir daha evlenmemişti. İnsanlar onun sert, merhametsiz ve kimseye güvenmeyen biri olduğunu söylerdi.
Beni ilk gördüğünde köy meydanındaki çeşmeden su dolduruyordum.
“Suna Hanım, sizinle konuşmak istiyorum,” dedi.
Birkaç gün sonra evlenme teklif ettiğinde güldüm. Şaka yaptığını sandım.
“Ben genç bir kız değilim Kudret Bey. Hem birbirimizi tanımıyoruz bile.”
Bana uzun uzun baktı.
“Ben de genç değilim Suna. Senin güzelliğinden çok, vicdanına ihtiyacım var.”
O gün söylediklerini anlamamıştım.
Nikâhımız sade bir törenle kıyıldı. Konağa gelin olarak girdiğimde kapıda bizi karşılayan hizmetçiler bile yüzüme tuhaf bakıyordu.
Özellikle otuz yaşlarında, siyah saçlı bir kadın vardı. Adı Feride’ydi. Konağın bütün işlerini yönetiyordu.
Elimi sıkarken kulağıma eğildi.
“Burada uzun süre kalamazsınız hanımefendi.”
Nedenini soramadan uzaklaştı.
Akşam yemeğinde Kudret Ağa neredeyse hiç konuşmadı. Gece odama geldiğinde elinde eski, pirinç bir anahtar vardı.
Anahtarı komodinin üzerine bıraktı.
“Bu anahtar bodrumdaki kapıya ait. Ama sana söylemediğim sürece kullanmayacaksın.”
Ardından o korkunç isteğini anlattı.
Her gece saat üçte bodruma inecek, kapının arkasından gelen sesleri dinleyecektim.
“Niçin?” diye sordum.
Yüzündeki bütün renk çekildi.
“Çünkü içerideki kişi on beş yıldır benim sesime cevap vermiyor. Belki seninkine verir.”
“Kimin sesi?”
Başını eğdi.
“Bir gün öğreneceksin.”
İlk gece uyuyamadım. Saat üçe beş kala koridordan geçip taş merdivenlerden bodruma indim.
Konağın altı rutubet kokuyordu. En dipte kalın, demir bir kapı vardı.
Kapıya yaklaştığımda içeriden hafif bir tıkırtı duydum.
Reklamlar