Odaya yürüdüm, dolabımı açtım. Valizimi çıkardım. Arkadan sesleniyordu; sağlıktan, disiplinden, istatistiklerden bahsediyordu. Duymadım. Duymak istemedim.
“Şimdi gidersen pişman olursun,” dedi.
“Şimdi kalırsam kendimi kaybederim,” diye cevap verdim.
Valizi kapattım. Kapıya yöneldim. Elimi koluma uzattı.
“Bu kadar abartma,” dedi. “Her şeyi senin iyiliğin için yaptım.”
Kolumu çekip kurtardım. Gözlerinin içine baktım.
“Ben zaten iyiyim,” dedim. “Sen beni hasta gibi görüyorsun.”
Kapıyı açtım. Ayakkabılarımı giyerken kalbim deli gibi atıyordu ama başım diktir. Asansöre bindiğimde derin bir nefes aldım. İlk kez sekiz gündür midemdeki düğüm çözülüyordu.
O gece kendi evime döndüm. Dolabımı açtım, kendime bir sandviç yaptım. Ekmek, peynir, domates… Ve saat yediyi çoktan geçmişti. Sandalyeye oturup yavaşça yedim. Gözlerim doldu. Açlıktan değil, özgürlükten.
Sonraki günler kolay olmadı. Kendime kızdığım anlar oldu: “Nasıl görmedim?” diye. Ama sonra şunu fark ettim: Bazı insanlar kapıyı çarparak gelmez hayatımıza. Terlikle girerler. Sessizce. Ve düzen kurduklarını sanarken, seni küçültürler.
Ben küçülmedim.
Artık aynaya baktığımda bir beden değil, bir duruş görüyorum. Hataları olan, ama sınırları da olan bir kadın. Sevginin kontrol olmadığını, ilginin yönetmek demek olmadığını yeniden öğrendim.
Ve en önemlisi şunu biliyorum artık:
Beni sevecek adam, tabağımdan yemeği alan değil; sofraya benimle birlikte oturandır.