54 yaşındayım. Oğlum Emir’i bebekliğinden beri tek başıma büyüttüm

“Bu evlilik,” diye devam etti, “eğer senin olmadığın bir yerde başlayacaksa, zaten eksik başlar. Ben eksik yürümek istemiyorum.”

Sessizce yanına yaklaştım. Sandalyemle diz çöktüğü seviyeye indim. Elimi saçlarına koydum. Küçükken yaptığım gibi.

“Herkes hata yapar,” dedim. “Önemli olan, hatayı fark ettiğinde ne yaptığındır.”

Emir başını omzuma yasladı. Uzun süre öyle kaldık. Ne anneydim o an, ne o çocuktu. Sadece iki insandık; kırılmış ama hâlâ birbirine bağlı.

Bir süre sonra ayağa kalktı. “Bir şey daha var,” dedi. “Selin’le konuştuk. Eğer evleneceksek… düğün yeniden yapılacak. Başka bir yerde. Rampası olan, herkesin girebildiği bir yerde. Anne–oğul dansı da… seninle.”

Gülümsedim. Gözlerim doldu.
“Dans edemem,” dedim hafifçe.
“Ederiz,” dedi. “Sandalyeyle, adımlarla, olduğu gibi. Çünkü bizim hikâyemiz zaten kusursuz değildi. Gerçekti.”

O an anladım. Hayat, bize hep eşleşmeyen ayakkabılar verir. Biri kaybolur, biri yıpranır, biri diğerinden farklı olur. Ama önemli olan, yürümekten vazgeçmemektir. Yanında kimin yürüdüğünü unutmamaktır.

Emir kapıdan çıkarken ayakkabıyı masanın üzerine bıraktı.
“Diğerini de yanında tut,” dedi. “Bir gün torunlarıma anlatırsın.”

Kapı kapandı. Ev sessizdi ama içim ilk kez uzun zamandır hafifti. Çünkü oğlum sonunda şunu anlamıştı:
Hayatta en güzel fotoğraf, herkesin kadraja sığabildiği fotoğraftır.
Reklamlar