68 Yaşımda Her Şeyi Geride Bırakıp Eşimin Hayalini Gerçekleştirmeye Gittim, Otel Sahibinin Sözleriyle Donakaldım

“Yaklaşık üç yıl önce Orhan Bey bize bir e-posta yazdı. Yeni Zelanda'ya gelmeyi planlıyormuşsunuz. Ben de Türk olduğum için kendisiyle telefonda görüştük. Sonrasında birkaç kez daha konuştuk.”

“Bana hiç söylemedi.”

“Çünkü henüz kesinleşmiş bir seyahat değildi. Son görüşmemizde sağlık sorunlarından söz etmişti. Kendisi gelemese bile sizin bir gün burayı görebilmenizi umduğunu söyledi. Bu zarfı Türkiye'den posta yoluyla gönderdi.”

Zarfın kenarına dokundum.

“Peki geleceğimi nereden bildiniz?”

“Bilmiyordum. İki hafta önce rezervasyon kaydında adınızı gördüm. Orhan Bey'in bıraktığı nottaki isimle aynıydı. Rezervasyondaki iletişim adresinize yazıp sizi rahatsız etmek istemedim. Geldiğinizde pasaportunuzdan doğrulamayı düşündüm.”

Bir anda her şey açıklığa kavuştu. Kocamın yıllar önce sakladığı küçücük bir umut, şimdi karşıma çıkmıştı.

Tahir zarfı önüme bıraktı.

“Orhan Bey ayrıca sizin için küçük bir şeyin ücretini de ödemişti. Onu da uygun olduğunuzda göstermek isterim.”

Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden iki sayfalık bir mektup çıktı.

“Sevgili Melahat'ım,” diye başlıyordu.

“Bu satırları okuyorsan sonunda o uzun yolculuğu yapmışsın demektir. Belki yanındayımdır, belki de değilimdir. Ama her iki durumda da senden bir isteğim var. Lütfen bu yolculuğu benim için yapılmış bir görev gibi görme. Buraya kendin için gel.”

Gözyaşlarım kâğıda damladı.

“Hayatımız boyunca ailemiz için çalıştık. Bundan pişman değilim. Çocuklarımızı büyütmek, torunlarımızı sevmek hayatımızın en güzel yanlarındandı. Ama bir şeyi eksik yaptık, Melahat. Senin ve benim de kendi hayatımız olduğunu bazen unuttuk.”

Mektubu göğsüme bastırdım.

Orhan evliliğimiz boyunca böyle uzun konuşmalar yapmazdı. Duygularını daha çok davranışlarıyla anlatırdı. Sabah çayımı hazırlaması, soğuk havalarda omzuma hırka koyması, sevdiğim şarkı başladığında radyonun sesini yükseltmesi onun sevgi diliydi.

Derin bir nefes alıp okumaya devam ettim.

“Sen hep herkesin işine yetiştin. Bir gün bile kendine ayırdığın zamanın hesabını vermeden yaşayabilmeni isterdim. Eğer artık yanında değilsem, sakın evimize kapanıp benimle birlikte kendi hayatını da bitirme. Beni özle, ama yaşamaktan vazgeçme. Burada güzel bir manzara görürsen benim göremediklerime üzülmek yerine iki kat dikkatle bak. Bir gün yeniden gülebilirsen kendini suçlama. Senin mutlu olman benim yokluğuma ihanet değil.”

Son satırda ellerim iyice titredi.

“Ve Melahat, lütfen çocuklarımız için her şeyinden vazgeçmek zorunda olduğunu düşünme. Onları sevebilirsin, ama onların bütün hayatını taşımak zorunda değilsin. Sevgilerimle, Orhan.”

Mektubu bitirdiğimde uzun süre konuşamadım.

Tahir sessizce bir bardak su getirdi. Ağlamamı durdurmam için acele ettirmedi.

Sonunda, “Bana bıraktığı diğer şey neydi?” diye sordum.

Tahir hafifçe gülümsedi.

“İki kişilik bir akşam yemeğinin ücretini ödemişti. Göl manzaralı küçük masamızda. Eğer tek gelirseniz ikinci yemeğin yerine ertesi gün için hazırlayacağımız bir gezi sepeti koymamızı istemişti. Bir de yemek sırasında sevdiğiniz bir şarkıyı çalmamızı.”

“Şarkıyı da mı söyledi?”

“Evet. Eski bir Türkçe şarkı. Adını hâlâ saklıyorum.”

İstemeden gülümsedim.

“Orhan hiçbir ayrıntıyı unutmazdı.”

O akşam odama çıktığımda pencereyi açtım. Karşımda uzanan yemyeşil vadinin üzerinde akşam güneşi dolaşıyordu. Orhan'ın mektubunu yatağın üzerine bıraktım ve telefonumu elime aldım.

Fikret'ten dört cevapsız arama vardı. Kızım Nermin de aile grubuna daireyi ne zaman geri alacağımı soran bir mesaj yazmıştı. Gonca ise ertesi ay torunuyla ilgilenmem gerekeceğini bildirmişti.

Önceleri olsa hemen arar, herkese açıklama yapar, belki özür dilerdim.

Bu kez telefonumu kapatmadım ama mesajlara da koşarak cevap vermedim. Önce yüzümü yıkadım, üstümü değiştirdim ve aşağı indim.

Göl manzaralı küçük masada iki sandalye vardı. Tahir, birini kaldırmayı teklif etti. İstemedim.

“Öyle kalsın,” dedim. “Ama ikinci tabağa gerek yok.”

Yemek sırasında Orhan'la gençliğimizde dinlediğimiz şarkı çalmaya başladı. Bir zamanlar küçücük mutfağımızda bu şarkıyla dans ettiğimiz geceyi hatırladım. Fikret henüz bebekti. Kiralık evimizin tavanından su damlıyordu. Paramız azdı ama gelecek bize sonsuz görünüyordu.

Gözlerim doldu. Yine de bu defa ağlarken gülümsüyordum.

Ertesi sabah Tahir'in hazırlattığı küçük gezi sepetini alıp göl kenarına yürüdüm. Bir bankta oturdum, sıcak çayımı içtim ve uzun zamandır ilk kez hiçbir yere yetişmem gerekmediğini hissettim.

Tam o sırada Fikret aradı.

Telefonu açtım.

“Anne, sonunda! Nerelerdesin? Daireyi kiralayanların sözleşmesini gördün mü? Bir yıl çok uzun. Biz o ev için başka şeyler düşünüyorduk.”

“Fikret, o ev benim.”

“Biliyorum ama biz de aileyiz.”

“Evet, aileyiz. Fakat aile olmak, benim yaşarken sahip olduklarımı kullanma hakkımı ortadan kaldırmıyor.”

Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

“Babanızla yıllarca size yardım ettik. Bundan mutluluk duyduk. Fakat artık benim de kendi kararlarım var. Arabamı satarken sana haber vermediğim için üzülebilirsin. Ama onu sana vermek zorunda değildim.”

Fikret önce savunmaya geçti. Sonra sesini alçalttı.

“Anne, galiba seni gerçekten çok kırdık.”

“Evet, kırdınız. Beni en çok üzen de yolculuğa karşı çıkmanız değil. Bunca zaman yalnız kaldığımı fark etmemeniz.”

Oğlum bir şey söylemedi. Ardından beklemediğim bir cümle kurdu.

“Babam öldükten sonra seni aramaya korktuğum günler oldu. Sesini duyunca ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sonra aramamayı alışkanlık yaptım. Bu bir bahane değil, biliyorum.”

Göle baktım. Onun da babasını kaybettiğini o an yeniden hatırladım.

“Keşke bunu bana daha önce söyleseydin,” dedim.

Konuşmamız kolay geçmedi. Ben yıllarca yorgunluğumu gizleyip her şeye gönüllüymüşüm gibi davranmıştım. Çocuklarım da yardımlarımın kendiliğinden sürmesini beklemeye başlamıştı. İki tarafın da değiştirmesi gereken alışkanlıklar vardı.

O gün Nermin'le de konuştum. O da çocuklarının bakımı konusunda üzerimde baskı kurduğunu kabul etti. İş saatlerini düzenlemek için başka seçenekler araştıracağını söyledi.

Gonca ise ilk konuşmamızda hâlâ öfkeliydi.

“Beni herkesin içinde mahcup ettin anneanne,” dedi.

“Gonca, sana yardımcı olamayacağımı söylemem seni mahcup etmek değil. Sen de bir gün yaşlandığında insanların seni yalnızca yapabildiğin işlerle değerlendirmesini istemezsin.”

Bir süre sonra sesi yumuşadı.

“Bencil dediğim için özür dilerim.”

“Özrünü kabul ediyorum. Ama bundan sonra bir şeye ihtiyacın olduğunda bana emir verir gibi değil, rica ederek soracaksın.”

“Tamam anneanne.”

Konuşma bittiğinde aramızdaki bütün sorunlar çözülmemişti. Fakat ilk kez sorunları saklamadan konuşabilmiştik.

Sonraki günlerde Yeni Zelanda'yı gezmeye devam ettim. Hobbiton'da çiçeklerle çevrili küçük yuvarlak kapıların önünde fotoğraflar çektirdim. Orhan'ın yıllarca bilgisayar ekranından gösterdiği tepelerde yürüdüm. Bir rehberin anlattığı çekim hikâyelerini dinlerken çocuk gibi heyecanlandım.

Bir gün tur grubundaki yaşlı bir kadın, neden tek başıma seyahat ettiğimi sordu.

“Eşimle gelecektik,” dedim. “Ama artık yalnızım.”

Kadın bana acıyan gözlerle bakmadı.

“Yalnız seyahat etmek, yalnız bir hayat yaşamak demek değildir,” dedi.

O söz zihnime yerleşti.

Gezimin son haftasında Orhan'ın mektubunu yeniden okudum. Artık her satırında yalnızca kaybımızı değil, birlikte geçirdiğimiz güzel yılları da görebiliyordum.

Türkiye'ye dönmeden önce Tahir'e teşekkür etmek için resepsiyona uğradım. Bana Orhan'ın gönderdiği eski e-postalardan birinin çıktısını gösterdi. Kocam, otel hakkında sorduğu soruların arasında küçük bir not düşmüştü: “Melahat çiçekleri çok sever. Mümkünse bahçeye bakan bir oda olsun.”

Gülümsedim. Her zamanki Orhan'dı.

Tahir'e, “Mektubu yıllarca sakladığınız için teşekkür ederim,” dedim.

“Bir gün geleceğinizden emin değildim,” diye karşılık verdi. “Ama eşiniz bunun mümkün olduğuna inanmak istiyordu.”

Eve döndüğümde kiracılarım hâlâ dairemde oturuyordu. Sözleşmemiz devam ettiği için başka bir yerde küçük, eşyalı bir daire kiraladım. Kendi evimin kira geliri giderlerimin önemli bir bölümünü karşılıyordu. Geri kalanını birikimimden dikkatlice planladım.

Fikret ve Nermin ilk kez yeni evime misafir olarak geldiler. Kapıyı açtığımda ikisi de ellerinde çiçeklerle bekliyordu.

O akşam çok konuştuk. Onlara yalnız bırakıldığımı hissettiğim günleri anlattım. Onlar da babalarının ölümünden sonra kendi içlerine nasıl kapandıklarını söylediler. Kimse kendini tamamen haklı çıkarmaya çalışmadı.

Birlikte yeni bir düzen kurduk. Pazar yemeklerini dönüşümlü olarak hazırlayacak, birbirimizi yalnızca yardıma ihtiyaç duyduğumuzda değil, sohbet etmek istediğimizde de arayacaktık. Torunlara bakmak istediğim günlerde seve seve yardımcı olacaktım. İstemediğim günlerdeyse kararım tartışma konusu olmayacaktı.

Birkaç ay sonra Gonca beni aradı.

“Anneanne, hafta sonu müsait misin?”

“Ne için canım?”

“Seninle vakit geçirmek istiyorum. Sadece ikimiz. Bana Yeni Zelanda fotoğraflarını anlatır mısın?”

O gün kahkahalarla geçen uzun bir öğleden sonra yaşadık. Gonca, yuvarlak yeşil kapının önündeki fotoğrafımı görünce telefonuna kaydetmek istedi.

“Neden?” diye sordum.

“Çünkü burada gerçekten mutlusun.”

Fotoğrafa baktım. Rüzgâr şapkamın kenarını kaldırmış, saçlarımı dağıtmıştı. Yüzümdeki kırışıklıklar belirgindi. Ama gözlerim ışıl ışıldı.

Akşam Gonca gittikten sonra Orhan'ın mektubunu çıkarıp fotoğrafın yanına koydum.

Onun yokluğu hâlâ canımı acıtıyordu. Bazı sabahlar uyanınca mutfakta çaydanlığın sesini duyacakmış gibi oluyordum. Fakat artık özlemenin, yaşamaktan vazgeçmemi gerektirmediğini biliyordum.

Bir sonraki seyahatim için küçük bir defter aldım. İlk sayfasına görmek istediğim yerleri yazdım. Bu kez ne zaman gideceğimi, ne kadar kalacağımı ve kiminle yolculuk yapacağımı yalnızca ben belirleyecektim.

Defterin arasına Orhan'ın mektubundan bir cümle kopyalayıp yerleştirdim: “Buraya kendin için gel.”

Altmış sekiz yaşında hayatımın bittiğini sanmıştım. Oysa ilk kez, kalan yıllarımın nasıl geçeceğine karar verme hakkım olduğunu anlamıştım.

Orhan'la kurduğumuz hayalin kapısından sonunda geçmiştim. Ve o kapının ardında beni bekleyen şey yalnızca geçmişimizin güzel bir hatırası değil, kendime ait yeni bir hayatın başlangıcıydı.
Reklamlar