72 Yıllık Kocamın Cenazesinde Elime Tutuşturulan Kutu

Kutunun içinde kurumuş, kan lekeleriyle kararmış bir sargı bezi parçası, siyah-beyaz, kenarları yıpranmış bir fotoğraf ve benim 1960’lı yıllarda Kızılay için ördüğümü sandığım, ama aslında kime gittiğini hiç bilmediğim o küçük, mavi yün bebek patiği duruyordu. Siyah-beyaz fotoğrafa yakından baktığımda dizlerimin bağı çözüldü. Fotoğrafta yirmi yaşlarındaki gencecik kocam Ferhat, barut dumanları ve yıkıntılar arasında kalmış bir Kore köyünde, kucağında çekik gözlü, minicik bir kız bebeği sımsıkı tutuyordu. Ferhat’ın yüzünde, bizim evlat sahibi olamadığımız o ilk karanlık yıllarda gözlerinde gördüğüm o derin acı ve şefkat vardı.

İhsan amca derin bir iç çekti. “1950 yılının o dondurucu Kasım gecesi…” diye anlatmaya başladı. “Köy bombalandıktan sonra arama yapıyorduk. Ferhat, yıkılmış bir evin enkazı altından bir ağlama sesi duydu. Ellerini kanata kanata o taşları kaldırdı ve bu minik yavruyu çıkardı. Annesi, babası, kimsesi kalmamıştı. Ferhat onu günlerce kaputunun içinde, koynunda sakladı. Kendi tayınını ezip ona yedirdi. Adını ‘Umut’ koymuştu. Onu Türkiye’ye getirmek için komutana yalvardı, günlerce ağladı. Ama kanunlar izin vermedi. Onu Seul’deki bir yetimhaneye teslim etmek zorunda kaldık. O gün Ferhat’ın o kızı bırakırken ettiği feryadı, bir daha hiçbir savaş meydanında duymadım.”

Gözyaşlarım yağmura karışırken, kutunun dibindeki katlanmış mektubu fark ettim. Kağıdı usulca açtım. Ferhat’ın o düzgün, inci gibi el yazısıyla yazılmış Türkçe bir mektuptu. Üzerinde “Biricik Selmam’a…” yazıyordu.

“Selmam, can yoldaşım, affet beni,” diye başlıyordu satırlar. “Sana evlat hasreti çektiğimiz o yıllarda bu hikayeyi anlatamadım. Kendi acımız bize yetiyordu, senin o narin yüreğine bir de o enkaz altından çıkardığım, koparılıp bırakmak zorunda kaldığım Koreli kızımızın acısını yükleyemedim. Ama onu hiç bırakmadım Selmam. Senin Kızılay’a diye ördüğün o hırkaları, o patikleri gizlice ona yolladım. Senin o sıcacık anne şefkatini, bilmeden binlerce kilometre ötedeki bir yetime sardırdım. O kız büyüdü, okudu, öğretmen oldu. Şimdi kendi çocukları var. Senin ördüğün o mavi patik, şimdi onun evinde, senin adınla anılan bir köşede duruyor. Ben bu dünyada belki bir çocuğu elinden tutup parka götüremedim, ama senin tertemiz kalbin sayesinde bir hayat kurtardım. Sana gerçeği yüzüne bakarak söyleyemediğim için beni affet. Sessizliğimi, seni acıdan korumak için çekilmiş bir siper bil.”

Mektubu göğsüme bastırıp oracıkta, çamurlu toprağın üzerine çöktüm. Yetmiş iki yıl boyunca sessiz, hissiz sandığım kocamın aslında ne kadar devasa bir yüreği olduğunu, benim acımı dindirmek için kendi yarasını nasıl bir ömür boyu sakladığını anlamıştım. İhsan amca eğilip titreyen elleriyle omuzuma dokundu. “O bir kahramandı kızım,” dedi sessizce. “Sadece cephede değil, kendi yüreğinde de…”

O gün o mezarlıktan ayrılırken, kocamı sadece toprağa değil, kalbimin en derin, en dokunulmaz köşesine bir kez daha gömdüm. O küçük ahşap kutu, o kanlı sargı bezi ve benim ellerimle ördüğüm o mavi patik… Onlar artık sadece bir savaş anısı değil, bir adamın sevdiği kadını incitmemek için yetmiş iki yıl boyunca sırtlandığı o muazzam aşkın en sessiz, en yüce kanıtıydı.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar