“Ama asıl ürpertici olan şuydu: Ben ona kırmızı kurdeleli bir zarftan hiç söz etmemiştim.”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdığımda ellerim titriyordu. Babam Fikri hâlâ hatta bağırıyordu.
“Zişan, beni dinle! O zarfı açarsan hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
“Saadet yerde can çekişirken senin derdin bir zarf mı? Bu sabah onun evinde miydin?”
Karşı taraftan yalnızca nefesini duydum. Sonra telefon kapandı.
Polis memuru, sandıktan uzaklaşmamı istedi. Zarfların ve devrilmiş sandığın fotoğrafları çekildi. Kırmızı kurdeleli zarf diğerlerinden ayrı bir poşete konuldu. Benimse gözüm masadaki ikinci çay bardağındaydı. Saadet o sabah yalnız değildi.
Hastaneye giderken Fikri'yi defalarca aradım. Açmadı. Acil serviste doktor, Saadet'in kan şekerinin tehlikeli derecede düştüğünü, düşerken başını çarptığını söyledi. Hayati tehlikeyi atlatmıştı ama gözlem altında tutulacaktı.
Saatler sonra odasına girmeme izin verildi. Beni görünce ağlamaya başladı.
“Yarın gel demiştim,” diye fısıldadı.
“Geldim. Ama geç kaldığımı sandım.”
Elimi kavradı. Parmakları buz gibiydi.
“Geç kalmadın, kızım. Asıl ben otuz sekiz yıl geç kaldım.”
Nedenini soramadan hemşire geldi. Saadet yorulmamalıydı. Koridora çıktığımda annemin ölümünden sonra bana bıraktığı anahtarları avucumda çevirdim. Taşınırken yatak odasındaki dolabın üst rafında gördüğüm kahverengi dosya aklıma geldi. Kapağındaki “Zişan büyüyünce” yazısını o gün fark etmiş, yasımın ortasında açmaya cesaret edememiştim. Artık o iki kelimenin neden yazıldığını öğrenmeliydim. Eve döndüğümde doğrudan dolaba gittim.
Üst rafta kahverengi bir dosya vardı. İçinden annemin el yazısıyla doldurulmuş bir defter, eski bir hastane makbuzu ve kenarı yırtılmış bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta annem, Fikri ve kucağında bebek taşıyan genç bir kadın görünüyordu. Kadının yüzü fotoğraftan koparılmıştı.
Defterin ilk sayfasında şu cümle yazıyordu:
“Bir çocuğa annelik etmekle onun annesini elinden almak aynı şey değildir.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Annemin son yıllarda neden durup dururken ağladığını, bana sarılırken neden bazen “Hakkını helal et” dediğini düşünmeye başladım.
Bir sayfadan, annemin bana beş yaşımdayken aldığı kırmızı saç tokası düştü. Arka yüzüne küçük harflerle “Bugün ilk kez tek başına bisiklete bindi” yazılmıştı. Bu kadının sevgisinin sahte olmadığını biliyordum. Ama saklanan her gerçek, o güzel hatıraların üzerine görünmez bir gölge düşürüyordu.