Defterin ilerleyen sayfalarında tarihler vardı. 2015 yılının karşısına yalnızca “Saadet geri geldi” yazılmıştı. Altında ise başka bir not bulunuyordu: “Fikri, gerçeği söylemezsem her şeyi kaybedeceğimizi söylüyor. Oysa biz onu çoktan kaybetmişiz.”
Ertesi sabah polis merkezine gittim. Görevliler, apartmanın giriş ve kat koridorundaki güvenlik kameralarının kayıtlarına ulaştıklarını söylediler. Görüntüde Fikri, Saadet'in kapısına doğru yürüyordu. Elinde siyah bir dosya çantası vardı. Yirmi dakika sonra telaşla binadan çıkmıştı. Merdivenleri inerken arkasına bile bakmamıştı. Görüntü, Saadet'in kapısından ayrılmadan birkaç saniye önce yere eğilmiş gibi yaptığını da gösteriyordu. Belki düşüşü görmüştü. Belki yardım edebilirdi. Kameranın göstermediği tek şeyi ondan öğrenebilecektim.
Görevliye masadaki çay bardaklarını anlattım. Birinin yarım kaldığını, diğerinin hiç dokunulmamış gibi durduğunu söyledim. Fikri o eve konuşmaya değil, bir şeyleri susturmaya gitmiş gibiydi.
“Babanızla görüşmemiz gerekecek,” dedi görevli.
“Ona ne olduğunu ben de bilmek istiyorum.”
Aynı gün hastanede Saadet'in doktorundan konuşabilecek durumda olduğunu öğrendim. Yatağının yanına oturup annemin defterini gösterdim. Kadının yüzündeki ifade değişti.
“Demek sonunda buldun.”
“Bana gerçeği söyleyin. Siz kimsiniz?”
Saadet pencereye baktı. Uzun bir sessizlikten sonra konuşmaya başladı.
“1986'da Fikri'yle evlenmeyi düşünüyorduk. Sen daha dünyada yoktun. Ben küçük bir deftere, bir gün kızım olursa adını Zişan koyacağımı yazmıştım. İlk mektubum o hayal ettiğim çocuğaydı.”
Boğazım düğümlendi.
“Peki sonra?”
“Fikri ailesinin baskısıyla benden ayrıldı. Başka biriyle evlendi. Fakat 1987 sonunda kapıma gelip her şeyi düzelteceğini söyledi. Ona inanmak hayatımın en ağır hatasıydı. Bir süre sonra sana hamile olduğumu öğrendim. Baban bunu biliyordu. Doğumda çok kan kaybettim; günlerce hastanede kaldım. Ayıldığımda bebeğimin öldüğünü söylediler.”
Sanki oda küçülmüştü.
“Öldüğümü mü söylediler?”
Saadet başını salladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Mezarını istedim, göstermediler. Belge istedim, geçiştirdiler. Elimdeki doğum evraklarının bir kısmının kaybolduğunu söylediler. O günlerde fakir, yapayalnız bir kadındım; sözüme inanacak kimse bulamadım. Fikri, seni başka bir ailenin yanına verdiğini yıllar sonra itiraf etti. Ama nerede olduğunu söylemedi. Bir daha peşine düşersem hayatını altüst edeceğimi söyledi.”
“Benim babam...”
“Evet. Fikri senin öz baban. Ve ben, Zişan, seni doğuran kadınım.”
Ayağa kalktım. Bir an hastane odasından kaçmak istedim. Çünkü yıllarca içimde taşıdığım eksikliğe bir isim verilmişti. Ama bu ismi duymak, acıyı hemen dindirmiyordu.
“Beni neden aramadınız?” diye sordum. “Bir kere bile neden gelmediniz?”
“Aradım. Kapı kapı dolaştım. Yıllarca doğum gününde mektup yazdım. Ne yaşadığını bilmediğim için sana hayal ettiğim bir hayat anlattım. İlkokula başlayacağını düşündüğüm yıl çantana hangi rengi seveceğini yazdım. On sekizine girdiğinde kapımı bir gün çalacağın umuduyla yeni bir elbise diktim. Sonunda 2015'te izine ulaştım. Seni büyüten annenle konuştum. O, benim öldüğümü sanıyormuş. Fikri ona da yalan söylemiş. Beni karşı daireye taşınmaya o ikna etti. Önce seni gerçeğe hazırlamak istedi. Sonra hastalandı, her defasında biraz daha erteledi. Bir gün kapıma gelip başını omzuma yasladı. ‘Ona söyleyemedim ama sana da haksızlık ettim,’ dedi. Birlikte ağladık. İkimiz de kendi korkumuzu senin iyiliğin sanmışız.”
Annemin defterindeki cümle şimdi anlam kazanıyordu. Saadet'in bana yedirdiği yemekler, sorduğu küçük sorular, ceviz alerjimi annemden nasıl öğrendiği... Meğer yabancısı olduğumu sandığım kadın, yıllarca beni aramıştı.
“Ama bana söylemeyerek siz de karar verdiniz,” dedim. “Benim yerime hep başkaları karar vermiş.”
Saadet gözlerini indirdi.
“Haklısın. Seni kaybetmekten korkarken, seni tanıma hakkını da elinden aldım. Bunun bahanesi yok.”
O akşam Fikri hastaneye geldi. Koridorda karşılaştık. Yüzü solgundu.
“Zişan, olanları yanlış anlıyorsun.”
“Bu sabah neden Saadet'in yanındaydın?”
“Sadece konuşmaya gittim. Mektupları vermemesini istedim. Tartıştık. Mutfaktan çıkarken sendeledi.”
“Sonra?”
“Düştüğünü gördüm. Bana bakıyordu. Kalkabileceğini sandım.”
“Yardım çağırmadın.”
Fikri cevap vermedi. Birkaç saniye sonra başını duvara yasladı.
“Her şey ortaya çıkarsa seni kaybedeceğimi düşündüm.”
“Beni kaybetmemek için onu orada bırakmışsın. Bana sevgi dediğin şey buysa, yıllardır neyin içinde yaşadım ben?”
İlk kez bana kendisini savunacak bir söz bulamadı. Sonunda yalnızca, “Annen seni çok sevdi,” dedi.
“Peki ona da yalan mı söyledin?”
Başını öne eğdi. “Başta Saadet’in doğumdan sonra öldüğünü söyledim. Seni bırakacak kimsesi kalmadığını düşündü. Yıllar sonra öğrendiğinde seni götürürler diye korktu.”
“Kimse beni götüremezdi. Bana sorabilirdiniz.”
“Annem beni gerçekten sevdi. Ama onun sevgisini, senin yalanlarına mazeret yapma.”
Polise bildiklerimi anlattım. Fikri de ifadesinde Saadet'i yerde bıraktığını kabul etti. Eski hastane kayıtlarının ve doğumla ilgili belgelerin incelenmesi için başvuru yaptım. Yıllar önce neyin nasıl değiştirildiğini mahkemenin belirlemesi gerekiyordu. Ben artık hiçbir şeyin üstünün örtülmesini istemiyordum. Belgelerdeki tutarsızlıkları araştırmak için avukatla da görüştüm. Açılacak davanın sonucu ne olursa olsun, hikâyemin doğru kayda geçmesini istiyordum. Fikri'yle bir süre görüşmeyeceğimi söyledim. Bu bir ceza değil, kendime ait kararları ilk kez kendim verebilmenin şartıydı.
İki gün sonra Saadet, kırmızı kurdeleli zarfın içindekileri benimle paylaşmasına izin verdi. Polis, içeriği kayıt altına almıştı. Saadet’in isteğiyle kendisine verilen mektup fotokopilerini hastane odasında birlikte okuduk.
Zarfın içinde 1988 tarihli bir mektup ve annemin ölümünden önce eklediği küçük bir not vardı. İlk mektupta Saadet şöyle yazmıştı:
“Sevgili Zişan, bugün seni kucağıma vereceklerini söylediler. Birazdan yüzünü göreceğim. Eğer büyüdüğünde bu satırları okuyorsan bil ki adını senden önce sevdim.”
Annemin notunda ise şu sözler yazılıydı:
“Ben seni büyüttüm, Saadet seni dünyaya getirdi. İkimiz de sana hak ettiğin gerçeği zamanında veremedik. Beni affetmek zorunda değilsin. Ama sakın kendini iki anne arasında seçim yapmak zorunda sanma.”
Ağlayarak mektubu kapattım. Annemin sesini son kez duyuyormuş gibiydim. Onun bana verdiği sevgiyi inkâr edemezdim. Saadet'in kaybolan yıllarını da geri getiremezdim. Fakat bundan sonrasını başkalarının korkuları belirlemeyecekti.
Bir hafta sonra Saadet taburcu oldu. Onu karşı daireye kadar götürdüm. Eşiğe gelince durdu, anahtarı çeviremedi.
“Benden nefret ediyorsan anlarım,” dedi.
“Öfkeliyim,” diye cevap verdim. “Ama artık birbirimize yalan söylemeden başlayabiliriz.”
Ertesi sabah erkenden kalkıp mercimek çorbası yaptım. Mavi çiçekli tabağı doldurup karşı kapıya bıraktım. Tam dönecekken kapı açıldı. Saadet gözlerini tabağa, sonra yüzüme çevirdi.
“Bir gün sen de benim için bir kapıyı çalarsın, demiştiniz,” dedim.
Gülümseyerek ağlamaya başladı. Elini tuttum ve beraber içeri girdik.
Kırk yılın kaybını tek bir sabah telafi edemezdim. Ama kalan günleri, bize ait olmayan bir yalanın içinde geçirmek zorunda da değildik.
Fikri'nin yokluğuna alışmak kolay olmayacaktı. Ona duyduğum öfkenin içinde çocukluğumun güzel anıları da vardı. Bir gün onunla yeniden konuşabilir miydim, bilmiyordum. Fakat affetmek zorunda olduğum bir tarih belirlemeyecektim. Saadet de benden hemen “anne” dememi beklemiyordu. Adımı seslenişindeki titreme, şimdilik ikimize yetiyordu.
O sabah ilk kez iki tabak çıkardık. Biri onun için, biri benim. Masanın başında geçmişimizin bütün eksik parçaları duruyordu. Ve ben, hayatımda ilk defa, o parçaları öğrenmekten korkmuyordum.