75 yaşındayım. Hasan’la o evi kendi ellerimizle inşa etmiştik. Her kirişi, her tuğlası… Sadece bir yapı değildi; ömrümüzdü.

Memur sakin bir sesle konuştu: “Resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık şüphesiyle işlem yapılacak.”

Beni gördü. Gözlerindeki o kendinden emin ifade yok olmuştu.

“Sen mi yaptın?” diye fısıldadı.

“Hayır,” dedim sakince. “Ben sadece postamı kontrol ettim.”

O an anladı. Ev benimdi. Satış geçersizdi. Ve kandırdığı insanlar paralarını geri istiyordu.

Gece boyunca ifadeler alındı. Sabah olduğunda ev sessizdi. Yabancılar gitmiş, arabalar çekilmişti. Tülay polis aracına bindirilirken bir kez daha bana baktı. Bu kez ilk defa korkudan değil, kaybetmenin verdiği boşluktan.

Birkaç hafta sonra mahkeme kararı çıktı. Sahte imza tespit edildi. Satış iptal edildi. Tülay hakkında dava açıldı. Ev resmen ve tartışmasız şekilde bana aitti.

O gün ahırın kapısını kapatıp eve geri girdim. Salon bomboştu ama duvarlar hâlâ yerindeydi. Hasan’ın koltuğu gitmişti ama anılarım gitmemişti.

Pencereleri açtım. İçeri temiz hava doldu.

Anladım ki mesele sadece bir ev değildi. İnsan bazen en zayıf göründüğü anda en güçlü olduğu yeri hatırlamalıydı. Ben o gece ahırda değil, kendi sabrımın içinde beklemiştim.

Tülay parayı seçmişti. Ben ise hakkımı.

Ve sonunda kazanan, gürültü değil; sessizce gerçeği bekleyen oldu.
Reklamlar