Sonra cebinden bir zarf çıkardı. “Bu da altın günü için ayırdığımız para. Hepsini Elif adına bir kız çocuğunun eğitimine bağışlayacağım. İsteyen kalır, isteyen gider. Ama bugün burada takı takılmayacak.”
Kadınlardan biri başörtüsünü düzeltti. “Haklı,” dedi kısık sesle. Bir diğeri çantasını kapattı. “Biz taziyeye geldik sayın.”
Ablamın yüzü çöktü. İlk kez gözlerinde kararsızlık gördüm. Etrafındaki destek bir anda kaybolmuştu. Gücünü kalabalıktan alan biri için en büyük sessizlik buydu.
Murat abi yanıma geldi. “Hakkını helal et,” dedi. “Geç kaldım belki ama susmayacağım artık.”
O an içimdeki öfke yerini tuhaf bir hafifliğe bıraktı. Elif’i geri getirmiyordu hiçbir şey. Ama en azından onun anısına saygı gösteriliyordu.
Misafirler tek tek başsağlığı dileyerek ayrıldı. Ev tekrar sessizliğe büründü. Ablam mutfağın kapısında durmuş, boş tepsiye bakıyordu. Omuzları düşmüştü.
Yanına gittim. “Ben senden altın gününü iptal etmeni değil,” dedim, “kızımın acısını görmeni istemiştim.”
Gözleri doldu. İlk kez gerçekten ağladı. “Ben… nasıl davranacağımı bilemedim,” dedi titrek bir sesle. “Güçlü görünmeye çalıştım. Yanlış yaptım.”
O gün mucize olmadı. Kardeşliğimiz bir anda düzelmedi. Ama bir şey değişti. Gerçekler yüksek sesle söylendi. Vicdan, suskunluktan kurtuldu.
Akşamüstü Elif’in odasına girdim. Masasının üstünde yarım kalmış bir defter vardı. Son sayfasında şöyle yazmıştı:
“İnsan, başkasının acısını anlayabildiği kadar insandır.”
Defteri göğsüme bastım.
Belki hayat gerçekten devam ediyordu. Ama nasıl devam edeceğini biz seçiyorduk.
O gün altınlar takılmadı. Ama vicdan yerini buldu. Ve ben, kızımın ardından ilk kez, gözyaşlarımın içinde küçük bir huzur kırıntısı hissettim.