“Tam bileti alacağım sırada telefonum çaldı. Arayan, babamın numarasıydı.”
Parmaklarım uyuşmuştu. Tacettin Kaptan’ı iki gün önce toprağa vermek üzere hastaneden almıştık. Şimdi mezarlığın ortasında, onun adını taşıyan ekrana bakıyordum.
Telefonu açtım.
“Günseli, sakın babanın evine dönme,” dedi yaşlı bir kadın sesi. “Beni eski evinizde bekle. Baban son yolculuğundan önce telefonunu burada bıraktı.”
“Sen kimsin? Babamın telefonu neden sende?”
“Bir zamanlar hastanenin doğum servisinde çalışıyordum. Şimdi susarsam otuz yıl önceki günahı ikinci kez işlemiş olacağım.”
Hat kesildi.
Şevket yüzümdeki ifadeyi görünce koluma girdi. Arayanı anlattığımda bastonunu yere öyle sert vurdu ki yanımızdan geçenler dönüp baktı.
“Demek sonunda konuşmaya karar vermiş,” diye mırıldandı.
“Sen onu tanıyor musun?”
“Babanın o gece kurtardığı insanları ilk gördüğüm yer o hastaneydi. Ama kadının bildiklerini ben de bilmiyorum.”
İki gündür doğru dürüst ağlayamamıştım. Şimdi babamı gerçekten tanımamış olabileceğim ihtimali canımı yakıyordu. Oysa hiçbir doğum günümü unutmayan, ilk maaşımla aldığım bozuk saati bile saklayan adamdı.
Mezarlık kapısındaki gri otomobil hâlâ oradaydı. İçindeki adam bizi izliyordu. Şevket arabasının anahtarını çıkardı ama direksiyona geçmeden önce telefonundan polisi aradı. Eski evin adresini verdi, takip edildiğimizi ve babamın ölümünden sonra evine girildiğini bildirdi.
“Biz gidene kadar beklemeyin,” dedi görevliye. “Orada korkmuş bir tanık var.”
Gri otomobil bir süre arkamızdan geldi, sonra kayboldu. Şevket’e defteri neden cenazeye getirdiğini sordum.
“Baban, ‘Ben konuşamazsam kızımın sorularından kaçma,’ dedi,” diye cevap verdi. “Önce kanıtları görmeni istedim.”
Eskişehir’in eski mahallelerinden birindeki iki katlı eve vardığımızda öğle güneşi sokağı aydınlatıyordu. Yine de kapı önünde üşüdüm. Çocukluğum bu duvarların arasında geçmişti. Babam yıllar önce evi satmamış, yalnızca kapatmıştı.
Kapıyı açan kadın, yüzünde derin çizgiler bulunan, beyaz saçlı biriydi. Elinde babamın telefonu vardı.
“Önce şunu görmelisin,” diyerek bizi mutfağa götürdü.
Masanın üstünde sararmış bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta genç babam, battaniyeye sarılı bebeği tutuyordu. Yanında yorgun ama gülümseyen genç bir kadın vardı.