“Bu annem mi?” diye sordum.
Kadın başını salladı.
“Baban, annenin doğumdan sonra öldüğünü söylemiş. Doğru. Fakat yaptıklarını anlatamamış.”
Şevket oturdu.
“1996’nın kasımında Ankara yakınlarında özel bir doğumevi vardı,” dedi. “Parası ve kimsesi olmayan kadınları ücretsiz barındırdıklarını söylerlerdi. Sonra çocuklarını, imzalarını bile anlamadıkları belgelerle ellerinden alırlardı.”
“Nasıl yani? Çocukları satıyorlar mıydı?”
“Bunun karşılığında para alındığına dair kayıtlar vardı. Ama o zaman elimizde yeterli kanıt yoktu. Annelerin bir kısmına bebeklerinin öldüğü söylenmişti.”
Boğazım düğümlendi.
Kadın fotoğrafa dokundu.
“Annen oraya doğum yapmak için gitmişti. Bir gece başka bir kadının bebeğinin götürüldüğünü gördü. Üstelik kendi kızını da ertesi sabah başka hastaneye nakledeceklerini duymuştu. O kız sendin.”
Kadın, annemin hastanedeki başka kadınların bebeklerine ait bileklikleri ve kaybolan dosya numaralarını küçük bir kâğıda yazdığını anlattı. Bilekliklerden birini de fotoğraftaki battaniyenin içine dikmişti. Yıllarca herkesin aradığı ilk ipucu buymuş.
“Annem bütün bunları tek başına mı yaptı?”
“Hayır. Başka kadınlar da ona yardım etti. Fakat kaçış gecesi kimse otobüsün geleceğinden emin değildi. Kapı açıldığında herkes korkudan yerinde kalmış. Annen, kucağında seninle ilk adımı atmış.”
“Babam neredeydi?”
“Annenle evli değildi,” dedi kadın yavaşça. “Birbirlerini daha önce tanımıyorlardı.”
Sanki odanın zemini kaymıştı.
Şevket söze girdi.
“Tacettin o gece şehirler arası terminale boş otobüs götürüyordu. Yardım isteyen bir kadın önünü kesince hastanenin arka kapısına geldi. On dokuz kişi hazır bekliyordu: anneler, çocuklar, tanıklık etmeyi kabul eden iki çalışan...”
“Biletli yolcu yoktu,” dedim, defterdeki notları hatırlayarak.
“Çünkü isimleri yazılırsa onları bulacaklardı. Baban perdeleri kapattı, ana yoldan çıkıp köy yollarını kullandı. Sabah olmadan hepsini Eskişehir’deki güvenli bir sağlık kuruluşuna ulaştırdı. Ben de o yolculardandım; kız kardeşimi ve bebeğini oradan çıkarabilmek için binmiştim.”
O gecenin gerisini hayalimde canlandırdım: Yağmur, karanlık bir otobüs, birbirine sarılmış anneler... Babam bir güzergâhı kaybetmeyi göze almış, tanımadığı insanların kaybolmasını önlemeye çalışmıştı.
“Peki beni neden yanında tuttu?”
Kadın ağlamamak için dudaklarını sıktı.
“Annen birkaç hafta sonra hastalandı. Tedavi görürken seni ona emanet etti. İyileşemedi. Hastaneden birilerinin seni yeniden aradığını öğrenince baban önce geçici koruyuculuğunu üstlendi. Sonra mahkeme kararıyla seni evlat edindi.”
Sandalyenin kenarına tutundum.
“Yani bana otuz yıldır babam dediğim adam, beni terk edilmiş bir bebek olarak değil, korunması gereken bir insan olarak seçmişti.”
İçimde öfke de vardı. Gerçeği neden benden saklamıştı? Fakat o soruyu soramadan Şevket defteri açtı.
“Günseli, kırmızı soru işaretini gördün. Çünkü hastanenin resmî kayıtlarında senin için iki ayrı sonuç vardı: ‘öldü’ ve ‘taburcu edildi’. Baban bunlardan hangisinin sahte olduğunu kanıtlamak için yıllarca uğraştı.”
“Bana neden bir kez olsun söylemedi?” diye sordum.
“Yıllarca peşinize düşülmesinden korktu,” dedi kadın. “Sonra korku alışkanlığa dönüştü. Seni sevdiği için haklı olduğunu sanmış olabilir. Oysa bu, senin de geçmişindi.”
Onu sevenlerin yanlışını da söyleyebilmesine şaşırdım.
“Bunca yıl herkese yardımı nasıl yetiştirdi?”
Şevket hafifçe gülümsedi.
“İlk yıllar kendi maaşından verdi. Sonra kurtardığı çocuklar büyüdü. Kimi öğretmen, kimi esnaf, kimi doktor oldu. Birbirimize burs, kira ve iş bulduk. Baban yalnızca yardımı ihtiyaç sahibine ulaştırırdı. Kimseyi borçlu hissettirmezdi.”
Şevket eski bir makbuz gösterdi. Babam bir gencin üniversite kaydı için kendi birikimini vermişti. Çocukken yeni ayakkabı istediğim günü hatırlayınca içim sızladı. İyiliği büyüktü, ama bize bedeli de olmuştu.
Her ayın ikinci perşembesi, o deri çanta, saklanan çizimler... Hepsi yerini buluyordu. Mavi kurdele ise o gece annemin battaniyeden koparıp otobüsün aynasına bağladığı parçanın hatırasıydı.
Dışarıda fren sesi duyuldu.
Gri otomobil kapının önünde durmuştu. Takım elbiseli adam indi ve bahçe kapısına yürüdü.
“Kapıyı açın,” diye bağırdı. “Biz sadece eski belgeleri almak istiyoruz. Size bir zararımız olmayacak.”
Şevket beni mutfağın arka kapısına çekti. Kadınsa tezgâhın altındaki gevşek tahtayı kaldırdı. Oradan ağır bir metal kutu çıkardı.
“Tacettin bunu son seferinde Ankara’dan getirdi,” dedi. “Beni de eski eve çağırdı. Kendi evindeki çekmeceye boş bir kutu koymuş; arayanları oyalamak istemiş. Çamurlu iz de onu arayanlardan kalmış olmalı.”
Kutunun içinde el yazılı doğum kayıtları, para aktarımlarını gösteren sayfalar ve yeni tarihli noter tasdikli bir ifade vardı. En üstte de babamın bana yazdığı mektup duruyordu.
“Sevgili kızım,” diye başladım titreyerek. “Sana her şeyi anlatmayı defalarca denedim. İlk defasında küçüktün. Sonra seni kaybetmekten korktum. Bu korkumun doğru olduğunu söylemiyorum. Bana kızmaya hakkın var.”
Dış kapıya sert bir tekme atıldı.
Babamın son satırlarını hızla okudum.
“İnsan bir çocuğun babası olmak için aynı kanı taşımak zorunda değildir. Ama gerçeğini öğrenmeye hakkı vardır. Ben o hakkı senden geciktirdim. Beni affedebilirsen, bunu yaptıklarımla değil, bütün kusurlarımla hatırla.”
Kapı açıldığında adam mutfağa kadar gelmişti. Elini uzatıp kutuyu istedi.
“Bunlar eski bir iftira. Üzerine kapanmış dosyalar için hayatınızı karartmayın.”
“Dosyalar kapanmış olabilir,” dedim. “Ama annelerin yaşadıkları kapanmadı.”
Adam üzerime yürüdüğü anda sokaktan polis sireni duyuldu. Şevket’in daha önce yaptığı ihbar sayesinde ekipler yetişmişti. Adam kaçmaya çalıştı, fakat bahçe çıkışında durduruldu. Ben ise babamın mektubunu titreyen ellerimle katlayıp cebime koydum.
Polis belgeleri tutanakla teslim aldı. Kadın da yıllardır sakladığı notları verdi. Gri otomobilin sürücüsü, eski doğumevi yöneticileriyle bağlantılı bir şirket için çalışıyordu. Belgelerin ortaya çıkmasını engellemek üzere gönderildiğini söyledi. Babamın kalp kriziyle bu adamlar arasında bir bağlantı bulunamadı.
Sonraki aylar kolay geçmedi. Babamın mektubunu her okuyuşumda aynı soruyla boğuştum: Neden benim karar vermeme izin vermemişti? Şevket hiçbir zaman onu kusursuz göstermeye çalışmadı.
“İyi insanlar da korkuyla yanlış karar verebilir,” dedi bir gün. “Önemli olan senin artık gerçeği bilmen.”
Annemin mezarını da o süreçte buldum. Babam her yıl oraya gitmiş; küçük bir kavanoza çiçek bırakmıştı. Mezar taşında onun adını ilk kez okurken hiçbir şey söylemedim. Tanımadığım annemi bir anda tanımış gibi davranamazdım. Yine de ellerimi toprağa koyup, “Beni yalnız bırakmadın,” diye fısıldadım. Çünkü o gece otobüse ilk adımı atanın kim olduğunu artık biliyordum.
Belgeler üzerine yeni bir soruşturma açıldı. Eski kayıtlar incelendi; tehdit ve delilleri gizleme girişimleri ayrıca araştırıldı. Herkesin hakkını alması zaman isteyecekti. Ama artık susan tanıklar tek tek konuşuyordu.
Bir pazar sabahı Şevket’le babamın mezarına gittim. Çantamda onun sakladığı çocuk resimlerinden biri vardı: Mavi bir otobüs, kocaman bir güneş ve yan yana duran insanlar.
Resmi mezar taşının önüne bıraktım.
“Baba,” dedim, “bana gerçeği geç söyledin. Bunun acısı kolay dinmeyecek. Ama beni sevdiğinden hiç şüphe etmedim.”
Sonra mezarlıkta gördüğüm yüzlerce insanı düşündüm. Tacettin Kaptan’ın tek bir gizli hayatı yoktu. Onun sessizce dokunduğu yüzlerce hayat vardı.
Şevket’le birlikte bir dayanışma bursu kurduk. Adını babamın değil, Mavi Kurdele koyduk. Çünkü babamın istediği gibi yardım eden değil, yeniden ayağa kalkan insanlar görünsün istedim.
O gün mezarlıktan ayrılırken ilk defa kendimi kimsesiz değil, büyük bir ailenin parçası hissettim. Babam bana hayat vermemiş olabilir; ama hayatım boyunca nereye ait olduğumu bana sevgisiyle göstermişti.