BENDEN 40 YAŞ BÜYÜK KOCAMIN ÇEKMECESİNİ AÇINCA

30 yaşındayım. İlk aşkımdan, anaokuluna giden bir kızım ve ikinci sınıfa giden bir oğlum var. İkinci çocuğumuz doğduktan sonra babaları bizi tamamen yüzüstü bıraktı. Ne bir arama, ne bir nafaka… Nerede olduğunu bile bilmiyordum. Bizi ayakta tutabilmek için bir firmada muhasebeci olarak canımı dişime takarak çalışıyordum.

Çocukları bakıcıya bıraktığım önemli bir toplantı gününde, benden yaşça epey büyük olan Haldun ile tanıştım. Şirketin kurucularından biriydi; kendine güvenen, sakin ve kimseyi etkilemeye çalışmayan ağırbaşlı bir adamdı. Birkaç kez yemeğe çıktık. Ben durumu ciddiye almamaya çalışırken, o hiç beklemediğim bir anda bana evlilik teklif etti. Bana ve çocuklarıma bir daha asla geçim sıkıntısı çekmeyeceğimiz, güvenli ve rahat bir hayat vaat ediyordu. Uzun uzun düşündüm ve en çok da çocuklarımın geleceği için ona “Evet” dedim.

Düğünümüz tam anlamıyla bir rüya gibiydi. 200 davetlinin olduğu, şatoyu andıran tarihi bir köşkte evleniyorduk. Bir ara lavaboya gitmek için kalabalıktan sıyrıldığımda, yanıma tuhaf görünümlü yaşlı bir kadın yaklaştı.

“Seninle konuşmam lazım,” dedi sessizce. Haldun’un bir yakını olup olmadığını sorduğumda cevap vermedi. Sadece bana doğru iyice eğildi ve fısıldadı:

“Balayına çıkmadan önce masasının en alt çekmecesini kontrol et… Yoksa her şey için çok ama çok pişman olursun.”

Sonra arkasını dönüp kalabalığa karıştı. Olduğum yerde buz kesmiştim. O gece Haldun’un evine gittiğimizde içimi kemiren o korkunç hissi bir türlü atamıyordum. Haldun derin bir uykuya daldığında, sessizce yataktan kalkıp kalbim yerinden çıkacakmış gibi onun çalışma odasına süzüldüm.

Masanın o lanet olası en alt çekmecesini açtığım an, çığlık atmamak için iki elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. İçeride duran o şey…

Masanın o lanet olası en alt çekmecesini açtığım an, çığlık atmamak için iki elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. İçeride duran o şey… Sadece birkaç sayfa kağıt ya da masum bir sır değildi. Bütün hayatımın, çektiğim o akıl almaz acıların ve inandığım her şeyin üzerine kurulmuş karanlık, korkunç bir tiyatroydu.

Çekmecenin dibinde siyah, ağır deriden yapılmış oldukça kalın bir dosya duruyordu. Dosyanın üzerinde yaldızlı harflerle sadece benim adım yazılıydı: Aylin. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarparken, titreyen ellerimle dosyayı alıp masanın üzerindeki küçük gece lambasının soluk sarı ışığında açtım. İlk sayfada gördüğüm şey kanımı dondurdu.

Benim, kucağımda küçücük kızımla ve elimden tutan oğlumla çekilmiş yüzlerce fotoğrafım vardı. Ancak bu fotoğraflar Haldun ile tanıştığımız o son aylara ait değildi. Fotoğraflar yıllar öncesine, çocuklarımın babasının bizi terk ettiği o karanlık, sefalet dolu günlere kadar uzanıyordu. Parkta bankta oturup umutsuzlukla ağlarken gizlice çekilmiş kareler, markette indirimli reyonlarda fiyatları hesaplarken çekilmiş bulanık görüntüler, faturaları ödeyemediğim için elektriğimizin kesildiği o gece evimizin karşısından çekilmiş fotoğraflar… Haldun beni o toplantı günü tesadüfen tanımamıştı. Beni yıllardır izliyordu. Adım adım, saplantılı bir hastalıklıkla beni takip ediyordu.

Sayfaları çevirdikçe nefesim daralıyor, mideme kramplar giriyordu. Dosyanın orta kısımlarında, resmi antetli, kalın bir kağıt ilişti gözüme. Altında çok ama çok tanıdık bir imza vardı. İlk kocamın, beni bir çöp gibi sokağa atan o adamın, Tarık’ın imzası. Belgeyi okudukça gözlerime inanamadım. Gözyaşlarım kağıdın üzerine damlıyordu

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

Reklamlar