“Neler söylüyorsun?” diye bağırdı babam.
Ferda Hanım bir mektup çıkardı. Altındaki imzayı hemen tanıdım: Babamın adı, Turgay.
Mektupta, dedem arsayı devretmezse beni bir daha göremeyeceği yazıyordu. Sonraki mektupta ise daha korkunç bir cümle vardı: ‘Çocuğu al, ama bizden hiçbir şey isteme.’
Ben yıllarca onların neden beni sevmediğini düşünmüştüm. Oysa beni sevmek için bir neden aramak hiç benim görevim olmamıştı.
“Demek beni…” Sesim boğazımda düğümlendi. “Bir arsaya karşılık bıraktınız.”
Annem gözlerini kaçırdı. Babam masaya vurdu.
“Geçmişi kurcalamanın kimseye faydası yok! Asıl mesele evin kime kalacağı.”
Rıza Bey tam da bunu bekliyormuş gibi yeni bir belge çıkardı.
“Dedenin vasiyeti noter huzurunda düzenlendi. Ayrıca bu evin tapusu, yıllar önce usulüne uygun şekilde Süveyda’ya devredildi. Deden de hayatı boyunca burada oturma hakkını saklı tuttu.”
Annemin yüzündeki ifade değişti.
“İmkânsız! Tapu babasının üstündeydi!”
“Artık değil,” dedim ilk kez sakin ve güçlü bir sesle.
Berrak merdivenlerden indi.
“Bir dakika! Yani odam olmayacak mı?”
Ona baktım. Çocukken bayramlarda beni aramasını beklediğim ablam, yıllar sonra karşıma çıkmış ve ilk derdi bir yatak odası olmuştu.
“Burası senin odan değil, Berrak. Burası benim evim.”
Babam telefonu çıkarıp birini aramaya yöneldi. Ferda Hanım sözünü sürdürdü:
“Üstelik deden ölümünden önce hesabından izinsiz para çekilmeye çalışıldığını fark etti. Bankaya başvurdu ve konuyla ilgili şikâyet kayda geçti.”
Babamın eli havada kaldı.
“Ne parası?”
Rıza Bey masaya son üç aya ait banka bildirimlerini koydu. İşlem yapılmamıştı; ancak dedemin bilgileriyle giriş denemesi yapılmış, para aktarılmak istenen hesabın sahibi olarak Turgay’ın adı görünmüştü.
“Banka incelemesi devam ediyor,” dedi Ferda Hanım. “Kimse burada hüküm vermeyecek. Ama belgelerin savcılığa sunulması için hazırlık yapıldı.”
Annemin bakışları babama çevrildi.
“Bana bunu söylemedin,” diye fısıldadı.
Babam çenesini sıktı.
“Borçlarımız vardı. Zaten sonunda bizim olacak paraydı!”
İşte o cümlede, dedemin neden bütün hazırlıkları yaptığını anladım. Onlar bir insanın ölümünü beklerken dedem benim yaşayacağım günleri güvenceye almıştı.
Annem birden ayağa kalktı.
“Baban yaşarken bu kadar cömert değildi!” dedi. “Bize hiçbir şey vermedi, bütün parasını sana harcadı.”
Ferda Hanım gözlüklerini çıkardı.
“İsterseniz bakım ve eğitim masraflarını da konuşabiliriz. Dedeniz, Süveyda için sizden tek kuruş talep etmedi. Oysa mahkemenin belirlediği iştirak nafakasını düzenli olarak ödemekle yükümlüydünüz.”
Babamın yüzünde ilk kez korku belirdi.
“Bize icra mı göndereceksiniz?”
“Buna Süveyda karar vermeyecek,” dedi Ferda Hanım. “Yasal durum belgelerle değerlendirilecek. Ama şu anda yapılması gereken ilk şey, evin boşaltılmasına yönelik bu girişime son vermeniz.”
Annem bana doğru yürüdü. Kolumu tutmak istedi, fakat geri çekildim.
“Sen bizim kızımızsın,” dedi. “Biraz olsun saygı göstermeyecek misin?”
“Beş yaşındayken her akşam kapının önüne sandalye çekerdim,” dedim. “Bir gün geleceğinizi sanıyordum. Dedem üşümeyeyim diye üstüme battaniye örterdi. Beni içeri zorla götürmezdi. Yalnızca yanımda beklerdi. Size duyduğum saygıyı o günlerde tüketmedim. Ama bugün siz de benim sınırlarımı göreceksiniz.”
Berrak güneş gözlüğünü çıkardı. Gözlerimizin ilk kez gerçekten buluştuğunu hissettim.
“Ben o zaman çocuktum,” dedi kısık sesle. “Seni neden bıraktıklarını bilmiyordum.”
“Sonra büyüdün,” dedim. “Beni bir kere bile aramadın.”
Başını eğdi. Belki de ilk kez söyleyecek bir bahane bulamamıştı.
Rıza Bey cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
“Dedenin sana bir de kişisel emaneti var. Çalışma masasının alt çekmecesi.”
Anahtarı aldım. Çalışma odasına yürüdüğümde dizlerim titriyordu. Duvarlarda onun yetiştirdiği güllerin fotoğrafları, raflarda eskimiş kitaplar duruyordu. Masasının üzerinde gözlüğü, kaldığı yerde bırakılmıştı.
Çekmeceyi açtım. İçinde küçük bir ahşap kutu ve üzerime yazılmış bir zarf buldum.
‘Canım torunum,’ diye başlıyordu mektup. ‘Büyüdüğün her yıl kapıdan dönmelerini beklediğini gördüm. Sana onlar hakkında kötü konuşmadım; çünkü kalbinin onların yaptıklarından daha büyük kalmasını istedim. Ama büyük bir kalbe sahip olmak, herkese evinin anahtarını vermek demek değildir.’
Gözyaşlarım kâğıda düştü.
‘Ben seni hiçbir zaman yük olarak görmedim. Sen bu eve geldiğinde eşimi kaybedeli iki yıl olmuştu. Bahçem büyümüyor, sofram kurulmuyordu. Bana yeniden sabahları uyanmak için neden verdin. İnsanlar sana benim baktığımı sandı. Oysa birbirimize baktık.’
Kutunun içinden küçük, paslanmış bir anahtar çıktı. Kırmızı salıncağın kilidiydi. Dedem onu yıllar önce söktüğünde saklamıştı.
Mektubun sonunda şu satırlar vardı:
‘Evi senin üzerine yaptım çünkü burası senin yuvan. Ama ne yapacağına sen karar ver. Öfkenin, sana bıraktığım tek miras olmasına izin verme.’
Mektubu göğsüme bastırdım. Salona döndüğümde babam nakliyecilere yeniden emir veriyordu.
“Arabaya binin,” dedi. “Burada işimiz bitti.”
Annem hâlâ yerinden kalkmamıştı. Gözlerinde ilk kez pişmanlığa benzeyen bir şey gördüm.
“Süveyda,” dedi. “Belki… yeniden başlayabiliriz.”
Yıllardır duymayı hayal ettiğim söz buydu. Ama o sabah sözlerin ne kadar kolay söylendiğini öğrenmiştim.
“Yeniden başlamak istiyorsan önce yaptıklarının sorumluluğunu almalısın,” dedim. “Bugün buraya beni görmek için değil, evimi almak için geldiniz. Bunu unutamam.”
Annem cevap vermedi. Berrak valizini sürükleyerek kapıya yöneldi. Babam arkasından çıktı. Birkaç dakika sonra kamyon sokağın sonundan kayboldu.
Ferda Hanım bana bankayla ve tapuyla ilgili belgelerin kopyalarını bıraktı. Rıza Bey ise kapıda durup dedemin sevdiği gibi omzuma hafifçe dokundu.
“İstersen birkaç gün bizim evde kalabilirsin,” dedi.
“Teşekkür ederim,” dedim. “Ama ilk kez bu evde tek başıma kalmaktan korkmuyorum.”
Kapı kapandıktan sonra ev ürkütücü bir sessizliğe gömüldü. Bir an telefonumu elime alıp babama neden böyle yaptığını sormak istedim. Sonra dedemin bana çocukken öğrettiği bir şeyi hatırladım: Cevabını bildiğin soruları, kendini yeniden incitmek için sorma. Mutfağa gittim. Dört kişilik sofradan kalan tabakları kaldırdım, dedemin her sabah çay içtiği ince belli bardağı yıkadım. Bardaklığına koymaya kıyamadım. Masada bıraktım. Çünkü yas tutmak, birini hemen unutmaktan değil, onun yokluğuyla yaşamayı yavaş yavaş öğrenmekten ibaretti.
O akşam bahçeye çıktım. Yağmur durmuştu. Salıncağın yerindeki eski çınar hâlâ ayaktaydı. Dedemin mektubunu bir kez daha okudum, ardından anahtarı küçük bir çiviye astım.
Sonraki aylarda hukuki süreç kendi yolunda ilerledi. Ailemin geri dönmesi için beklemekten vazgeçtim. Dedemin bahçesini onardım, mutfağa yeni bir masa aldım. Üniversiteye devam ederken mahallede ailesinden uzakta yaşayan çocuklara ücretsiz ders vermeye başladım.
Bir gün küçük bir kız dersin sonunda yanıma gelip sordu:
“Burası gerçekten senin evin mi?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Ne kadar şanslısın,” dedi. “Çok büyük.”
Pencereden bahçeye baktım. Dedemin yıllarca tek başına yetiştirdiği güller yeniden açıyordu.
“Büyüklüğü önemli değil,” dedim. “Önemli olan, içinde kimsenin sana yük olduğunu hissettirmemesi.”
O gece dedemin eski koltuğuna oturup ilk kez huzurla uyuyakaldım. Artık kapıya bakıp dönmeyen insanları beklemiyordum.
Çünkü dedem bana yalnızca bir ev bırakmamıştı.
Bir insanın değerinin, onu terk edenlerin kararıyla ölçülmeyeceğini öğretmişti.
Ve ben sonunda anlamıştım: Aile, aynı soyadını taşıyanlar değil; gitmek için bin sebep varken kalmayı seçenlerdi.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.