“Meğer… ipotekmiş,” dedi. “Ben tapuyu verince… ev artık ev değildi. Ev artık onun borcuna teminattı.”
Kalbim sıkıştı. “Peki sonra?”
“Neyse ki iş kuracağını sandım,” dedi. “İlk aylar iyi gibi yaptı. Sonra geceleri gelmemeye başladı. Telefonlar… susmadı. Banka aradı. Avukatlar aradı. ‘Oğlunuz ödeme yapmıyor’ dediler. Kerem’e ulaşamadım. Bir gün eve icra geldi.”
Cümlelerin arasına giren sessizlikler, sanki bir filmde gerilimi artıran karanlık sahneler gibiydi. Kafamın içinde tek bir soru dönüyordu: Kerem bunu gerçekten yapmış olabilir miydi?
Nermin Hanım devam etti:
“Evi kaybettim. Sonra… sonra küçük bir kiralık yere çıktım. Emekli maaşımla idare etmeye çalıştım. Ama Kerem’in borçları benim üstümden de açılmış. Bazı şeyleri benim adıma yapmış… ben fark etmedim. İmza taklidi mi yaptı, kimlik mi kullandı bilmiyorum. Bir gün elektrik kesildi. Sonra doğalgaz. Sonra… kirayı ödeyemedim.”
Yutkundum. “Kerem nerede şimdi?”
Bu soru ağzımdan çıkınca Nermin Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu.
“Onu aradım,” dedi kısık sesle. “Defalarca. Bir kere açtı. ‘Anne, karışma’ dedi. Bir daha da… bir daha da açmadı.”
Lokantanın gürültüsü kulağıma uzak geliyordu. Nermin Hanım’ın her kelimesi, masanın üstüne birer taş gibi düşüyordu.
“Ben… ben bir süre komşulardan yardım aldım,” dedi. “Sonra utanmaya başladım. İnsan bir yerden sonra yardım isteyemiyor. Gurur… insanın boğazına dolanıyor. Sonra sokak… sonra bu…”
Ben ellerimi masanın üstünde yumruk yapmıştım. Tırnaklarım avucuma batıyordu.
“Bu yüzden mi çöp konteyneri?” diye sordum.
Başını salladı, gözlerinden yaşlar sessizce aktı. “Bazen… sadece açsın. Sadece bir lokma… Kimseye yük olmak istemedim.”
O an içimde bir şey kırıldı. On beş yıl önce adliye merdivenlerinde “Sen daha iyisini hak ediyorsun” diyen kadının, şimdi kendine “yük” demesi… Kaldıramadım.
“Bunu tek başına taşıyamazsın,” dedim. “Ben varım.”
“Hayır,” dedi hemen. “Hayır. Sakın. Sen… sen benden nefret etmelisin. Ben o zaman da… sana engel olamadım. Oğlumun ne olduğunu göremedim.”
“Nermin Hanım,” dedim net bir sesle, “bana sarıldığın o gün, beni savunduğun o gün… sen bana insanlık yaptın. Şimdi sıra bende.”
Gözleri büyüdü. Sanki ilk kez biri ona gerçekten “görülüyorsun” demişti.
Hesabı ödedim. Onu arabaya götürdüm. “Nereye?” diye sordu.
“Kendine ait bir yere,” dedim. “Önce sıcak bir duş, temiz kıyafet, sonra konuşacağız.”
Onu eve götürmekten çekinmedim. İnsanların ne diyeceği umurumda değildi. Eve girer girmez oturdu. Etrafına baktı; sanki güzel bir şeye dokunmaya hakkı yokmuş gibi.
O gece ben uyuyamadım. Nermin Hanım misafir odasında uyurken ben salonda yürüdüm durdum. Kafamda tek bir şey vardı: Kerem.
Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra Nermin Hanım’a döndüm.
“Kerem’in numarası var mı?” dedim.
Yüzü gerildi. “Var ama…”
“Ver,” dedim. “Lütfen.”
Titreyen ellerle telefonunu uzattı. Numarayı aldım. Parmaklarım bir an duraksadı. Sonra aradım.
İlk aramada açmadı. İkinciyi de açmadı. Üçüncüde, nihayet bir “Alo?” geldi. Sesi uykulu ve umursamazdı.
“Kerem,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakin çıktı. “Benim.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra alaycı bir nefes. “Vay… Kimleri kimler arıyor.”
“Annen nerede biliyor musun?” dedim.
“Bilmiyorum,” dedi hızlıca. “Benimle işi olmasın.”
“Oldu,” dedim. “Çünkü anneni dün bir çöp konteynerinin yanında buldum.”
Bu kez sessizlik uzadı. Ardından bir küfür mırıldandı.
“Yalan söylüyorsun,” dedi. “Dramaya bağlama.”
“Dramaya bağlayan ben değilim,” dedim. “Evini kaybetmiş. Borçların yüzünden sokakta kalmış. Ve sen hâlâ… utanmıyorsun.”
Telefonun diğer ucunda bir kahkaha patladı. Kısa, sert, iğrenç bir kahkaha.
“Dinle,” dedi, “kimse bana ders vermesin. O kadın zaten başıma bela oldu. Sen de karışma.”
O an içimdeki öfke, yıllarca biriktirdiğim bütün suskunluğu yakıp geçti.
“Karışacağım,” dedim. “Çünkü bu artık sadece ‘aile meselesi’ değil. Bu suç.”
Bir an nefesini tuttum. “Annenin adına yapılan işlemler var. İmza taklidi varsa, kimlik kullanımı varsa… savcılığa gideriz. İstersen bugün.”
“Sen…” dedi, sesi aniden sertleşti. “Sen beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır,” dedim. “Sana bir gerçek söylüyorum: Bu kez kimse seni kurtarmayacak.”
Telefon kapandı.
Ben elimde telefonla öylece kaldım. Nermin Hanım kapının eşiğinde beni izliyordu. Bütün konuşmayı duymuştu. Yüzü bembeyazdı.
“Ben… ben onu hapse attırmak istemem,” dedi boğuk bir sesle.
Yanına gittim. “Bu, intikam değil,” dedim. “Bu, senin hayatını geri alma hakkın.”
Gözleri doldu. “Benim hayatım kaldı mı?”
“Var,” dedim. “Ve başlayacağız.”
O gün birlikte karakola gittik. Sonra adliyeye. Avukatla görüştük. Belgeler, tarihler, imzalar… Nermin Hanım her adımda biraz daha dik yürümeye başladı. Sanki yıllardır sırtına çöken ağırlık yavaş yavaş kalkıyordu.
Haftalar sonra, bir gün Nermin Hanım’la birlikte sahilde yürürken telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Açtım.
Karşıdan Kerem’in sesi geldi. Ama bu kez o kendinden emin ses yoktu. Telaş vardı. Korku vardı.
“Ne istiyorsun?” dedi.
Bir an durdum. Nermin Hanım’a baktım. O da bana baktı. Gözlerinde ilk kez gerçek bir güç gördüm.
“Biz bir şey istemiyoruz,” dedim sakince. “Biz sadece gerçeğin ortaya çıkmasını istiyoruz.”
Telefonu kapattım.
Nermin Hanım derin bir nefes aldı, denize baktı ve fısıldadı:
“Ben o gün adliye merdivenlerinde sana ‘sen daha iyisini hak ediyorsun’ demiştim ya… Meğer bunu önce kendime söylemem gerekiyormuş.”
O an anladım: Bu hikâye, Kerem’in ihanetinden ya da bir çöp konteynerinden ibaret değildi. Bu hikâye, yıllar sonra bile insanın kendini yeniden bulabileceğiyle ilgiliydi.
Ve ben, geçmişin boğazımı sıkmasına izin vermeden, ilk kez gerçekten nefes aldım.