Ama saldırmadı.
Başını hafifçe eğdi. Bu, bir tehdit değil; bir kabulleniş gibiydi. Ardından yavruyu önüne katıp yavaşça ormanın derinliklerine doğru yürüdü. Birkaç adım sonra gri gövdesi ağaçların arasında kayboldu.
Büyükanne dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere oturdu. Elleri hâlâ titriyordu. Az önce ölümle burun buruna gelmişti. Ama hayattaydı.
Bir süre öylece kaldıktan sonra ayağa kalktı. Tam torbasını almak için eğilmişti ki yerde bir şey fark etti. Kurt yavrusunun kan damlaları, tuzağın bulunduğu yerden başlayıp biraz ileride kayboluyordu. Ama tuzağın hemen yanında başka izler vardı.
İnsan ayak izleri.
Taze.
Demek ki avcı çok uzak değildi.
İçine bir ürperti düştü. Hızla tuzağı aldı, mekanizmasını bozdu ve çalılıkların arasına fırlattı. Ardından patikaya yöneldi. Bu kez adımlarını daha hızlı atıyordu.
Ormandan çıkmasına az kalmıştı ki uzaktan iki adamın konuşma sesini duydu. Eğilip çalıların arasına saklandı. Adamlar tuzağın olduğu yere doğru gidiyordu.
“Buradaydı,” dedi biri. “Az önce kontrol etmemiş miydik?”
Büyükanne nefesini tuttu. Adamlar biraz arandıktan sonra söylenerek uzaklaştı. Muhtemelen başka tuzaklarına bakmaya gidiyorlardı.
Onlar gözden kaybolunca büyükanne patikadan koşar adım uzaklaştı. Eve vardığında kapıyı kilitledi, sırtını kapıya dayayıp derin bir nefes aldı.
O gün mantar toplayamamıştı. Torbası boştu. Ama içi garip bir şekilde doluydu.
Pencereden ormana baktı. İnsan bazen yoksullukla, bazen korkuyla sınanırdı. Ama asıl mesele, korkuya rağmen doğru olanı yapabilmekti.
Ertesi sabah erkenden jandarmaya gidip kaçak avcıları ihbar etti.
Çünkü o gün ormanda yalnızca bir kurt yavrusunu değil, kendi cesaretini de kurtarmıştı.