Dinozor Desenli Tişört ve Piknik Masasındaki Gizli Ses Kaydı

Kaan hemen özür diledi. Önce halamdan, sonra dönüp köpeğe bakarak Bobi’den… Ardından kimseden komut almadan kağıt havluları buldu ve masayı kuruyana kadar sildi. Hata onun değildi ama Kaan yük olmadığını, kurallara uyabildiğini herkese kanıtlamak istiyordu.

Ailem açıkça kötü niyetli değildi. Onların –özellikle de babaannemin– kolay sevdikleri ve “uyum sağlamak için fazla çaba gerektiren” diye ayırdıkları insanlar vardı. Beklentilere uyan torunlar şefkat görürken, özel ilgiye ihtiyaç duyanlar birer pürüz gibi görülürdü.

Ve babaannem Gülten Hanım, masada Kaan’ın tam karşısında otururken o cümleyi kurdu. Elindeki çatalı bile indirmeden, sesini hiç kısmadan şöyle dedi:
“Bir dahakine bu çocuğu getirmeyin.”

Kaan’ın elindeki plastik çatal havada kaldı. Yavaşça tabağına indirdi ve tişörtündeki dinozora bakmaya başladı. Buz kestim. “Sen ne dedin?” diye sordum.
Babaannem peçetesiyle ağzını sildi: “Herkesin düşündüğünü söyledim. Bütün neşeyi kaçırıyor.”

Masada kimseden tık çıkmadı. Ağabeyim ızgaraya odaklandı, kız kardeşim telefonuna baktı, babam boğazını temizledi. Kimseden ses çıkmıyordu. Tam ağzımı açıyordum ki sandalye gürültüyle geriye çekildi. On yedi yaşındaki kızım Zeynep ayağa kalktı. Normalde sessiz, çatışmadan kaçınan Zeynep, sekiz yıldır kardeşinin kabul görmek için harcadığı çabayı izlemişti. İki elini masaya dayadı ve doğrudan babaannesine baktı: “O cümleyi bir daha söyle.”

Babaannem şaşırdı. Zeynep geri adım atmadı: “Tekrar söyle babaanne. Kaan’ın yüzüne bak ve seni rahatsız ettiği için aile toplantılarına ait olmadığını söyle!”

Sonra Zeynep sırt çantasından telefonunu çıkardı ve masanın tam ortasına koydu. Ekranda bir ses kaydı vardı: 4 dakika 23 saniye. Üç gün önce kaydedilmişti. Babaannemin yüzündeki renk bir anda çekildi…Masadaki ses kaydı, babaannemin üç gece önce Zeynep’i arayıp Kaan’ın aile toplantılarına neden gelmemesi gerektiğini anlattığı konuşmaydı. Babaannem, Kaan’ın ortamı bozduğunu, sürekli idare edilmesi gerektiğini ve yalnız bırakılmasının herkes için daha iyi olacağını söylemişti. Zeynep o gece telefonda babaanneme “Kaan’ı seviyor musun?” diye sorduğunda babaannem “Elbette ama uyum sağlayamıyor” demişti. Zeynep ise tek bir cümleyle karşılık vermişti: “Çocuklar nereye ait olmadıklarını çok iyi anlarlar.”

Dedem Ahmet Bey masaya doğru eğilerek sordu: “Gülten, ne var o kayıtta?” Babaannem dik durmaya çalışarak, “Ben torunumla özel bir şey konuştum. Kaan zor bir çocuk, toplantılar stresli geçiyor” dedi.

Dedem ilk kez kırk yedi yıllık evliliklerinde duymadığımız bir tonla çıkıştı: “Yeter! O daha sekiz yaşında bir çocuk ve şu an tam karşında oturuyor!” Sonra Kaan’a döndü: “Sen buraya aitsin oğlum, anladın mı beni? Özür dilerim.”

O gün piknik erken bitti. Kaan bahçedeki meşe ağacının altına çekilip ağacın kıvrımlı köklerini incelemeye başladı. Zor bir şeyi sindirirken görsel şeylere odaklanmayı severdi. Yanına gittim. Bana dönüp, “Anne, ben gerçekten neşeyi kaçırıyor muyum?” diye sordu. Tişörtündeki Trikeratops’a dokunarak ekledi: “Trikeratops’ları da yanlış anlarlardı. Boynuzlarını sadece silah sanırlardı ama onlar boynuzlarıyla iletişim kuruyordu. İletişim kurduğunda kimsenin bunu anlamaması çok zor.”

Kızım Zeynep yanımıza geldi ve Kaan’ın omzuna hafifçe dokundu. Kaan da ona karşılık verdi.

O günden sonra ailemizde büyük bir değişim başladı. Dedem, babaannemi bir aile danışmanına gitmeye ikna etti. İki ay boyunca Kaan’ı aile toplantılarına götürmedim. Bu süreçte babaannem psikologla görüşürken kendi korkularıyla yüzleşti. Kaan’ın seslere ve kalabalığa verdiği tepkileri anlayamadığı için ondan çekindiğini, bu çekincenin zamanla eleştiriye dönüştüğünü itiraf etti. Danışman ona otizm ve duyusal hassasiyetlerle ilgili kaynaklar verdiğinde babaannem ağlayarak dedeme, “Ben Kaan’ın iletişim dilini yanlış okumuşum” dedi.

Ekim ayında babaannem Kaan’ı baş başa görüşmeye çağırdı. Kaan’ın sevdiği gibi az şekerli, hafif ekşi bir limonata hazırlamıştı. Kaan limonatayı içip “Tam kıvamında olmuş” deyince babaannemin gözleri parladı. Babaannem Kaan’dan özür diledi: “Seni anlamak yerine işleri senin için zorlaştırdım, çok üzgünüm.”

Kaan ona gülümsedi: “Trikeratops’lar gibi babaanne. Farklı iletişim kurmak, iletişim kurmadığın anlamına gelmez. Boynuzdaki mesajı okumayı öğrenirsen her şeyi anlarsın.” Babaannem gözyaşları içinde başını salladı: “Öğreniyorum Kaan, söz veriyorum.”

Bazen aileler herkes bir anda çok bilgeleştiği için değişmez. Bazen sırf tek bir kişi, sesini çıkarıp sessizliği bozacak kadar cesur olduğu için değişir. Zeynep o gün o masaya o telefonu koyarak bir duvarı yıktı. Kaan her zaman bizimle iletişim kuruyordu; biz sadece onun dilini okumayı öğrenmek zorundaydık. Ve nihayet, hep birlikte öğreniyorduk.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar