Sonra aniden bana doğru koşmaya başlayıp boynuma sımsıkı sarıldılar! “Anne, anne! Sonunda geldin! Bizi alman için rüyalarında sana o kadar yalvardık ki!” diye çığlık atıyorlardı. Bacaklarımın bağı çözülecek gibi oldu. Kızlarım ölmüştü, bu kesinlikle imkansızdı! Ama bütün gün yanımdan bir an bile ayrılmadılar, bana hep “Anne” dediler. Her geçen dakika onların gerçekten benim çocuklarım olmadığına inanmak daha da zorlaşıyordu.
Ta ki akşam olup da “anneleri” onları almaya gelene kadar… Kızlar o kadınla gitmek istemeyince onları güçlükle ve nazikçe ikna ettim. Hiçbir hakkım olmamasına rağmen kendimi tutamayıp kadına yaklaştım. “Kızlarınızla harika bir gün geçirdik, tam bir melekler… Üstelik bana da ne kadar çok benziyorlar…” diyerek söze başladım.
Ancak kelimeler boğazımda düğümlenip kaldı! Kendine ikizlerin annesi diyen bu kadını çok iyi tanıyordum! Bu kadın, beş yıl önce doğum yaptığım özel hastanede beni ameliyata hazırlayan, yoğun bakımda günlerce “Acınızı anlıyorum” diyerek elimi tutan Başhemşire Yeşim’in ta kendisiydi!
Göz göze geldiğimiz an yüzündeki o sahte, kibar gülümseme saniyeler içinde silindi. Gözlerinde beliren o karanlık ifade, içimdeki tüm şüpheleri acımasız bir gerçeğe dönüştürdü. Etraftaki diğer velilerin ve öğretmenlerin duyamayacağı kadar bana yaklaştı ve kanımı donduran, dizlerimin bağını tamamen çözen o fısıltıyı kulaklarıma akıttı:
“Eski kocan bu kızları bana satarken, senin o ağır ameliyattan asla uyanamayacağını söylemişti… Görünen o ki, ikiniz de çok yanılmışsınız. Şimdi o çeneni kapat, gülümse ve benden, ailemden uzak dur. Aksi takdirde, beş yıl önce sahtesini düzenlediğimiz o ölüm belgelerini bu kez senin için gerçekten yazarım.”