Nefesim kesildi, dünya etrafımda dönmeye başladı. Kendi kocam… Hayatımı paylaştığım o adam, kumar ve iş borçları yüzünden, ben ölüm döşeğindeyken öz evlatlarımızı çocuğu olmayan bu zengin hemşireye satmış ve ardından bebeklerimin öldüğüne dair sahte bir rapor düzenletmişti! Hastane yönetimi, doktorlar… Hepsi bu iğrenç kumpasın bir parçasıydı. Ve yıllarca rüyalarımda duyduğum o feryatlar, kızlarımın bana olan telepatik yardım çağrıları, aslında koca bir gerçekti!
O an, bir anne olarak içgüdülerim korkumun önüne geçti. Oraya yığılıp kalmak, çığlık atmak, kızlarımı zorla ellerinden çekip almak istiyordum. Ama yapmadım. Eğer o an bir delilik yapsaydım, Yeşim güçlü bağlantılarını kullanarak beni “akıl sağlığı yerinde olmayan, travmatik bir anne” olarak içeri attırır ve kızlarımla birlikte bu şehirden sonsuza dek kaybolurdu.
Yüzüme zoraki, donuk bir gülümseme yerleştirdim. “Anlıyorum,” diye fısıldadım sadece. “İyi akşamlar.”
Yeşim, zafer kazanmış bir edayla kızların ellerinden sımsıkı tuttu. Kızlarım arkalarına dönüp bana yaşlı gözlerle son bir kez “Anne, bizi bırakma!” dercesine bakarken, içim parçalanarak onların gidişini izledim. Ancak Yeşim’in bilmediği çok kritik bir detay vardı: Kızlarla gün boyu oynarken, saçlarını taradığım sırada ikisinin de fırçada kalan saç tellerini, ne olur ne olmaz diyerek cebimdeki bir mendilin içine saklamıştım.
Kreşten çıkar çıkmaz doğruca emniyete gittim. Şehrin en güvendiğim ve namuslu bilinen başkomiserine tüm hikayeyi, cebimdeki saç tellerini ve hastane geçmişimi anlattım. Başkomiser duydukları karşısında dehşete düştü. Hemen savcılıktan alınan acil kararla, o gece DNA testi için örneklerim laboratuvara gönderildi.
Beklediğim o yirmi dört saat, hayatımın en uzun, en azap dolu saatleriydi. Ve sonuç çıktığında, bilim içimdeki o kopmaz anne bağını kanıtlamıştı: O kızlar, yüzde 99.9 oranında benim öz kızlarımdı!
Ertesi sabah kreşin etrafı sivil polislerle çevrilmişti. Yeşim, lüks arabasından inip kızları içeri sokmaya çalışırken, bir anda etrafını saran polisleri gördüğünde neye uğradığını şaşırdı. Ben polis arabasının içinden her şeyi izliyordum. Kelepçeler bileklerine takılırken, o sahte ve kibirli duruşundan eser kalmamıştı.
Aynı saatlerde, başka bir şehirde izi sürülen eski kocam ve bu işe karışan hastane doktorları da tek tek gözaltına alındı. Hepsi o iğrenç insan kaçakçılığı ve evrakta sahtecilik ağının birer parçası olarak demir parmaklıkların ardına gönderildi.
Karakolun çocuk şube odasında, elimde onların sevdiği oyuncaklarla beklerken kapı açıldı. İkizlerim içeri adım atar atmaz, sanki beş yıllık o devasa ayrılık hiç yaşanmamış gibi, çığlık çığlığa koşup kucağıma atladılar. Kokularını içime çektim, gözyaşlarım saçlarına karıştı. “Anneciğim,” dedi biri küçücük elleriyle yüzümü okşayarak, “Artık rüyalarımız bitti, değil mi? Gerçekten geldin.”
“Geldim meleklerim,” diye hıçkırdım onlara daha da sıkı sarılırken. “Ve bir daha asla, ama asla gitmeyeceğim.”
Bazen bilim, mantık ve çevrenizdeki herkes size “Delirdin, hissettiklerin gerçek değil” diyebilir. Ama bir annenin yüreği, evlatlarının nefesini kilometrelerce öteden, hatta ölümün kıyısından bile hissedebilen dünyadaki en kusursuz radardır. Ben o gün, çalınan hayatımı ve yavrularımı, kalbimin o şaşmaz pusulası sayesinde karanlığın içinden söküp almıştım.