Doksan üç yaşına geldiğimde kendimi sessiz bir hastane odasında, pencerenin yanında uzanırken buldum.

Kapıya koştu, patileriyle sert sert vurmaya başladı. Havlamıyordu önce; boğazından çıkan derin, uğursuz bir hırıltı, odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Sonra birden bütün gücüyle havladı. O kadar kuvvetli, o kadar ısrarlıydı ki koridorun sesi kesildi. Bir şeylerin ters gittiğini herkesten önce o anlamıştı.

Kapı açılmadı.

Tarçın bu kez geri dönüp yatağın yanına geldi, burnunu elime, koluma, yüzüme sürttü. Nefes almam için beni sarsar gibiydi. Monitör artık çılgınca ötüyordu. Gözlerimin önünde karanlık büyürken, son gördüğüm şey Tarçın’ın kapıya doğru dönüp bir kez daha bütün hastaneyi ayağa kaldıracak kadar güçlü havlayışı oldu.

Ardından kapı birden açıldı.

İki hemşire ve genç doktor içeri daldı. “Hemen oksijen!” diye bağırdı biri. Doktor nabzımı kontrol etti, yüzü gerildi. “Ritim bozuluyor!” dedi. Etrafımda telaş başladı. Birileri cihazları hazırladı, biri koluma müdahale etti, biri bana bir şeyler söyleyip durdu ama sesler uzaklardan geliyormuş gibiydi. Tarçın’ı dışarı çıkarmaya çalıştılar, fakat o kapının önünden ayrılmadı. Hırlamadı, saldırmadı; sadece gözlerini benden ayırmadan bekledi. Sanki “Henüz değil,” diyordu. “Onu daha alamazsınız.”

Dakikalar mı geçti, saniyeler mi bilmiyorum. Bir ara göğsümde şiddetli bir baskı hissettim. Sonra ciğerlerime keskin bir hava doldu. Derin, yanıcı, ama hayat dolu bir nefes aldım. Monitörün sesi yeniden düzene girdi. Oda yavaş yavaş berraklaştı. Genç doktor alnındaki teri sildi, uzun bir nefes verdi. “Az daha geç kalıyorduk,” dedi. Sonra başını Tarçın’a çevirip şaşkınlıkla ekledi: “Bizi o çağırdı.”

Koridordaki herkes bunu konuşuyordu. Hemşireler birbirine inanamaz gözlerle bakıyor, doktorlar böylesini ilk kez gördüklerini söylüyordu. Ben ise konuşamıyordum. Yalnızca Tarçın’a baktım. O da bana baktı. Sonra ağır ağır gelip başını yeniden yatağın kenarına koydu. Titreyen elimle kulaklarının arkasını kaşıdım. O an ilk kez, insanın yalnız kalmasının her zaman kimsesiz kalmak demek olmadığını anladım.

Ertesi gün telefonum gerçekten çaldı.

Önce büyük oğlum aradı. Sonra kızım. Ardından torunlarım. Haberi somehow duymuşlardı; “Dede, iyi misin?” diye soruyorlardı. Seslerinde korku, pişmanlık, özlem birbirine karışmıştı. Birkaç gün içinde hepsi geldiler. Odam yıllar sonra ilk kez kalabalıkla doldu. Torunlarım pencerenin önünde fısıldaşıyor, çocuklarım birbirlerine eski günlerden söz ediyordu. Ben hepsine baktım. İçimde kırgınlık hâlâ vardı belki, ama ondan daha büyük bir şey de vardı: geç kalınmış olsa bile dönmenin mümkün olduğuna dair küçük bir umut.

Taburcu olduğum gün genç doktor yanıma gelip gülümsedi. “Sizi biz değil, Tarçın kurtardı,” dedi.

Ben de tasmasını tuttum, gözlerinin içine baktım ve usulca cevap verdim: “Bazen insanı hayata bağlayan şey bir ilaç, bir makine ya da bir mucize değildir. Bazen tek gereken, gitmemeye yemin etmiş bir yürektir.”

Tarçın kuyruğunu yavaşça salladı.

O gün hastaneden yalnız çıkmadım. Yanımda köpeğim vardı, kapıda çocuklarım bekliyordu ve içimde uzun zamandır ilk kez gerçek bir sıcaklık hissediyordum. Anladım ki hayat, herkesi bir gün dağıtır; sofralar boşalır, evler sessizleşir, sesler uzaklaşır. Ama sevgi gerçekten bir yerde kaldıysa, bazen en umulmadık anda geri döner.

Ve bazı dostlar, bunu herkesten önce fark eder.
Reklamlar