Dünyamı Başına Yıktı


“Berna Hanım, onlar sizin torunlarınız. Daha dünyaya yeni geldiler.”

“Biliyorum ama Korhan'ın ne hissettiğini de anlamalısın.”

“Ben şu anda sadece iki kızımın ne hissedeceğini düşünmek istiyorum. Onların bir gün bu konuşmadan haberdar olmasını ister miydiniz?”

“Her şeyi yanlış anlıyorsun.”

“Hayır. Sanırım ilk defa doğru anlıyorum.”

Telefonu kapattım.

O anda ağlayacağımı sandım. Fakat gözlerimden tek damla yaş gelmedi. İçimde önce kocaman bir boşluk, ardından tarif edemediğim bir öfke oluştu.

Hemşire kızlarımı yeniden yanıma getirdiğinde Sueda uyanmıştı. Minik elini açıp kapatıyor, sanki dünyaya ilk itirazını yapıyordu.

Parmağımı avucuna uzattım. Sımsıkı kavradı.

“Ben buradayım,” diye fısıldadım. “İkiniz için de buradayım.”

Kapı hafifçe çalındı. Gelen, çocuk doktorlarından biriydi. Kızların genel durumuyla ilgili bilgi verdi. Yüzlerindeki izlerin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini, takip planının buna göre belirleneceğini anlattı.

“Bu izler için kendinizi suçlamayın,” dedi. “Ailenizin herhangi bir davranışından kaynaklandığı sonucuna varamayız. Önceliğimiz bebeklerin ihtiyaçlarını doğru belirlemek.”

Ona teşekkür ettim.

Aslında ihtiyacım olan şey de buydu: korkutucu tahminler değil, açık ve dürüst bilgiler.

Hastaneden çıkmam gerektiğinde kimin yardım edeceğini düşünmeye başladım. Ameliyattan yeni çıkmıştım. İki bebeğimin bakımı, kendi iyileşmem, eve dönüşümüz... Bunların hiçbirini tek başıma kolayca halledemezdim.

Kız kardeşim Ceren'i aradım.

“Abla!” dedi heyecanla. “Bebekler nasıl? Fotoğraflarını bekliyorum!”

Sesini duyunca sonunda ağlamaya başladım.

“Ceren, Korhan gitti.”

“Nereye gitti?”

“Bilmiyorum. Kızları gördükten sonra bizi bıraktı.”

Kardeşim birkaç saniye sustu.

“Ben geliyorum,” dedi. “Başka bir şey düşünme. Yanında olacağım.”

“İki bebek var, Ceren. Ben nasıl yapacağım?”

“Beraber öğreneceğiz.”

O kadar basit söyledi ki ilk kez nefes alabildiğimi hissettim.

Ceren hastaneye geldiğinde elinde küçük bir çanta vardı. İçine bana temiz kıyafetler, kızlara yedek örtüler ve sevdiğim bisküvilerden koymuştu.

Önce bebeklere baktı. Sonra yüzlerindeki izleri gördü.

Bir an sustu.

Kalbim yeniden sıkıştı.

Fakat Ceren gülümsedi.

“Şunların minicik burunlarına bak. Abla, bunlar birbirlerine hiç benzemiyor!”

Ardından Bige'nin elini nazikçe tuttu.

“Merhaba küçük hanım. Ben Ceren teyzen.”

“İzlerini gördün mü?” diye sordum.

“Gördüm.”

“Ne düşünüyorsun?”

“Doktorların onları değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir de şu an çok güzel iki yeğenim olduğunu.”

Ona sarıldığımda ne kadar yalnız kaldığımı fark ettim.

Korhan'dan ilk mesaj gece geldi.

“Sezin, lütfen beni anlamaya çalış. Kafam çok karışık.”

Telefonu elime aldım.

“Seninle konuşmak istiyorum. Ama önce kızlarını neden terk ettiğini açıklaman gerekiyor.”

Cevabı hemen geldi.

“Onları terk etmek istemedim. Sadece korktum.”

“Neden korktun?”

“Annem çocukların hayatlarının zor olacağını söyledi. İnsanların onlara bakışından, ileride yaşayacaklarından...”

Mesajı sonuna kadar okudum. Bir kez daha okudum.

Ardından yazdım:

“Onların hayatında karşılaşacağı ilk acımasız bakışın kendi babalarından gelmesini beklemiyordum.”

Bir süre sonra aradı.

Bu kez açtım.

“Sezin, yemin ederim seni üzmek istemedim.”

“Beni üzmek istemedin ama ameliyat masasından kalktığımda yanımda yoktun.”

“Ne yapacağımı bilemedim.”

“Ben de bilmiyordum Korhan. İlk kez anne oldum. Ameliyattan çıktım. İki bebeğim var. Ama korktuğum için onları bırakıp gitmedim.”

Sesinin titrediğini duydum.

“Annemin söyledikleri kafamı karıştırdı.”

“Annen onların babası değil. Sensin.”

“Evet, biliyorum.”

“Bilmek başka, davranmak başka.”

Telefonu kapatmadan önce ona bir şey daha söyledim.

“Yarın hastaneye gelebilirsin. Ama kızlarımızı görmeye gerçekten hazır olduğun zaman gel. Onlara acıyarak bakmanı istemiyorum.”

Korhan ertesi gün geldi.

Kapıda durduğunda yüzü solgundu. Elinde pembe bir hediye poşeti tutuyordu. İçinde iki oyuncak tavşan vardı.

Bir zamanlar eve her gelişinde bana sürprizler yapan adamın şimdi odama girmeye cesaret edememesi tuhaf bir görüntüydü.

“Kızları görebilir miyim?” diye sordu.

“Görebilirsin.”

Beşiklere yaklaştı. Önce Sueda'ya, sonra Bige'ye baktı.

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Çok küçükler,” diye fısıldadı.

“Evet. Sana ihtiyaç duyacak kadar küçükler.”

Sandalyesine oturdu. Ellerini birbirine kenetledi.

“Sezin, sana bir şey itiraf edeceğim. Annem bebeklerin fotoğrafını gördüğünde çok kötü konuştu. Ben de zaten ne olduğunu anlamamıştım. Beni korkuttu. Doktora bir şey sordum, sonra kendimi dışarıda buldum. Arabaya oturdum ve gittim.”

“Neden beni uyandırmamalarını söyledin? Neden benim her şeyi bildiğimi söyledin?”

Başını kaldırmadı.

“Çünkü yaptığım şeyin yanlış olduğunu biliyordum. Senin gözlerine bakmaya cesaret edemedim.”

Bu cümle beni beklediğimden fazla yaraladı.

Demek farkındaydı.

Bizi bırakıp giderken ne yaptığını biliyordu.

“Bana kızların yüzlerinin ne anlama geldiğini bilmediğini söyleyebilirdin. Korktuğunu söyleyebilirdin. Beraber doktorlara sorardık.”

“Biliyorum.”

“Ama sen gittin. Ben uyandığımda kimse bana nerede olduğunu söyleyemedi.”

Korhan ağlamaya başladı.

Eskiden onun gözyaşlarını görsem hemen yanına oturur, sarılırdım. Bu kez yerimden kalkmadım.

Çünkü teselli edilmeye ihtiyacı olan tek kişi o değildi.

“Beni affeder misin?” diye sordu.

“Şimdi hayır.”

Yüzü düştü.

“Peki ne yapacağım?”

“Baba olmayı gerçekten istiyorsan önce kaçmamayı öğreneceksin. Doktorları dinleyeceksin. Kızlarının ihtiyaçlarını karşılayacaksın. Annenin söylediklerini tekrarlamak yerine kendi düşüncelerini sorgulayacaksın.”

“Evliliğimiz?”

Gözlerinin içine baktım.

“Evliliğimiz hakkında şu an söz veremem.”

Korhan ellerini yüzüne kapattı. Fakat benim kararım değişmedi.

Hastaneden çıktığımızda Ceren yanımdaydı. Eve yerleşmemize yardım etti. Kızların ihtiyaçları için bir düzen kurduk. Geceleri sırayla uyandığımız, bazen bütün planlarımızın altüst olduğu günler yaşadık.

Korhan ise başlangıçta kısa ziyaretlere geliyordu.

Bir gelişinde Sueda ağlayınca panikledi. Başka bir gün Bige'yi nasıl tutacağını bilemedi. Ceren sabırla yardımcı oldu ama bebeğin sorumluluğunu onun yerine üstlenmedi.

Korhan zamanla çocukların bakımına katılmaya başladı. Doktor kontrollerine geldi. Sorularını doğrudan uzmanlara sordu. Kızların yüzlerindeki izlerle ilgili kulaktan dolma yorumları tekrarlamayı bıraktı.

Ancak ben bunları evliliğimizin kendiliğinden onarıldığına dair bir işaret olarak görmedim.

Bir gün, kızlar uyurken mutfakta karşılıklı oturduk.

“Eskisi gibi olmamızı istiyorum,” dedi.

“Eskiden gerçekten nasıl olduğumuzu düşünüyorum,” diye cevap verdim. “Mutlu olduğumuz sürece her şey kolay görünüyordu. Ben senin zor günlerde yanımda kalacağını sanıyordum.”

“Bir hata yaptım.”

“Evet. Ama o hata benim güvenimi değiştirdi.”

Bir süre sustu.

“Bunu düzeltemeyecek miyim?”

“Babalığını geliştirebilirsin. Kızlarınla bağ kurabilirsin. Ama benim seni yeniden eşim olarak kabul etmem başka bir konu.”

O konuşmanın ardından ayrılmaya karar verdik.

Kolay olmadı. Yaşadığımız hayatı, beraber kurduğumuz hayalleri ve birbirimize verdiğimiz sözleri düşününce içim acıyordu. Yine de yalnızca geçmişte birbirimizi sevmiş olmamız, gelecekte aynı evde yaşamamız için yeterli değildi.

Kızlarımızın bakımına ve Korhan'ın sorumluluklarına ilişkin düzenlemeleri hukuki destek alarak yürüttük. Başlangıçta görüşmelerini dikkatle planladık. Zamanla güvenli ve öngörülebilir bir düzen oluşturduk.

Berna Hanım bir ziyaretinde Sueda'nın yanağına bakıp yine aynı konuyu açmaya çalıştı.

“Bu izler hâlâ...”

Sözünü Korhan kesti.

“Anne, yeter. Çocukların yanında böyle konuşmayacaksın.”

Berna Hanım şaşkınlıkla oğluna baktı.

“Ben onların iyiliğini düşünüyorum.”

“İyiliklerini düşünüyorsan doktorlarının söylediklerine saygı duy. Onları utandıracak sözler söyleme.”

İlk kez Korhan'ın annesine açıkça karşı çıktığını gördüm.

Bu davranışı önemliydi. Fakat gecikmiş bir doğru, geçmişte yaşananı silmiyordu.

Kızlar büyüdükçe kişilikleri de belirginleşti. Sueda merak ettiği her şeye uzanan, oyuncakların nasıl çalıştığını anlamaya uğraşan bir çocuk oldu. Bige ise müzik duyduğu anda ellerini birbirine vuran, kahkahasıyla evi dolduran bir kızdı.

Yüzlerindeki izler için uzmanların önerdiği takipleri sürdürdük. Zaman içinde görünümleri değişti. Bunun dışında gelişimleriyle ilgili olağan kontrollerini de ihmal etmedik.

Bir gün parkta bir çocuk Sueda'nın yanağını işaret ederek neden kırmızı olduğunu sordu.

Annesi mahcup oldu. Ben diz çökerek çocuklarla aynı hizaya geldim.

“Sueda'nın yüzünde doğduğundan beri böyle bir iz var,” dedim. “İnsanların tenlerinde farklı renkler, lekeler olabilir.”

Çocuk başını salladı, sonra Sueda'ya dönerek topunu uzattı.

“Beraber oynayalım mı?”

Sueda topu aldı ve gülerek koştu.

O an içimde bir şey hafifledi.

Korhan'ın korktuğu her bakışın mutlaka acımasız olmayacağını biliyordum artık. Bazı insanlar merak edecek, bazıları yanlış konuşacaktı. Kızlarımın ihtiyacıysa bütün dünyayı susturabilecek bir anne değil, kendilerini oldukları gibi sevecek bir aileydi.

Bir akşam eski fotoğraflara bakarken hastanede çekilmiş ilk kareyi buldum.

Fotoğrafta saçlarım darmadağındı. Gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Kucağımda çiçekli kıyafetleriyle iki küçücük kız yatıyordu.

Yorgundum. Korkmuştum. Geleceğimden emin değildim.

Ama fotoğrafta gülümsüyordum.

Çünkü iki kızım da kollarımdaydı.

Sueda yanıma gelip fotoğrafı işaret etti.

“Anne, burada neden ağlıyorsun?”

Onu kucağıma aldım. Bige de hemen yanımıza sokuldu.

“Çünkü bazen insan hem çok mutlu hem de çok korkmuş olabilir,” dedim.

“Biz mi korkuttuk seni?” diye sordu Bige.

“Hayır, güzel kızım. Siz bana cesaret verdiniz.”

İkisi de boynuma sarıldı.

O an artık Korhan'ın neden gittiğini düşünmüyordum. Onun gidişinden sonra bizim nasıl bir hayat kurduğumuzu düşünüyordum.

Fotoğrafı duvarımızdaki aile köşesine yerleştirdim.

Altına hiçbir açıklama yazmadım.

Çünkü o fotoğraf bana terk edildiğim günü değil, hayatımın en önemli kararını verdiğim günü hatırlatıyordu.

Kızlarımın dünyaya geldiği gün, bir insanın korkudan kaçabileceğini öğrenmiştim. Ama aynı gün, korkmama rağmen kalabileceğimi de keşfetmiştim.

Ve sonunda anladım: Aile olmak, herkesin kusursuz görünmesi ya da hiç korkmaması değildi. Aile olmak, zor zamanlarda birbirinin yanında durmayı seçmekti.

Ben o gün kızlarımı seçmiştim.

O günden sonra da her gün aynı seçimi yaptım.


Reklamlar