Eşim öldükten sonra, kapının anahtarının artık bana ait olmadığını öğrendim
“Eşim öldükten sonra, kapının anahtarının artık bana ait olmadığını öğrendim…” …ama asıl sarsıcı olan, bunun bir “kötülük” planı değil, yıllardır biriktirilmiş bir kontrol ihtiyacı olduğuydu. Yine de sonuç değişmiyordu: Ben ve çocuklarım, bir gecede evsiz kalmıştık. O gece akrabada kaldık. Evde kimse bize kötü davranmadı ama ben kötü hissetmeden duramadım. Misafir olmak, bir süreliğine bile olsa, insanın omuzlarına görünmez bir yük bindiriyor. Çocuklar odada birbirine sokulup uyumaya çalıştı. Büyük olan gözlerini tavana dikip bir şey düşünüyordu; küçük olan ise her ses duyduğunda irkiliyordu. Ben salonda, elime aldığım telefonda Murat’ın son mesajlarına baktım. “Akşam geç kalacağım” diye yazdığı o sıradan cümle bile sanki başka bir hayattan kalmış gibiydi. İçimdeki boşlukla birlikte bir şey daha büyüyordu: Korku. Ama panik değil… daha sessiz, daha sert bir korku. “Ya gerçekten hiçbir hakkım yoksa? Ya yarın çocukları okula bile götüremezsem?” diye düşündüm.
Sonra Murat’ın birkaç ay önce söylediği söz geldi aklıma:
“Bir gün bana bir şey olursa, sakın çaresiz kaldığını düşünme.”
O cümleyi ilk duyduğumda abarttığını sanmıştım. Murat böyle şeyleri pek konuşmazdı ama o gün ciddi bir yüzle söylemişti. “Bir dosya var” gibi bir şey dememişti. “Notere uğrarız” dememişti. Sadece… “çaresiz kalma” demişti.
Sabah erken kalktım. Çocukları okula götürdüm. Onları sınıf kapısında bırakırken sanki içimden bir parça daha koptu. Çünkü o an, çocukların alıştığı düzeni korumak zorunda olduğumu anladım. Ben yıkılırsam, onlar da yıkılırdı.
Okuldan çıkar çıkmaz doğruca notere gittim.
Noterin kapısından girerken hâlâ üzerimde bir tuhaflık vardı. Sanki kimseye belli etmemem gereken bir sır taşıyordum. Sır, “evden kovulduk” gibi bir şey değildi; sır, “ben hâlâ ayaktayım” demekti.
Sıradaki işlemler, imzalar, kimlik kontrolü derken nihayet danışma masasına ulaştım.
“Eşim Murat… vefat etti,” dedim. Bu kelimeyi söylemek bile boğazımı acıttı. “Daha önce yaptığı bir işlem var mı diye öğrenmek istiyorum.”
Görevli kadın bilgisayara baktı. Adımı, soyadımı, Murat’ın kimliğini sordu. Sonra bir an durdu. Bakışları değişti.
“Bir evrak görünüyor,” dedi.
Kalbim hızlandı.
“Ne evrağı?”
“Vekâletname ve bir… tasarrufla ilgili kayıt,” dedi. “Tam detayını noter bey görür.”
Beni küçük bir odaya aldılar. Noter bey ciddi ama yumuşak bir sesle konuştu. “Öncelikle başınız sağ olsun,” dedi. “Eşiniz bazı konularda önlem almış.”
Masaya bir dosya koydu. Dosyanın üzerindeki tarih birkaç ay öncesiydi.
“Bu daire Murat’ın üzerindeydi,” dedi. “Evet. Ama eşiniz, ölüm hâlinde evle ilgili bazı kararların tek başına üçüncü kişilerce alınmasını engelleyen bir düzenleme yapmış.”
Sanki birden odaya oksijen girdi.
“Yani… kayınvalidemin anahtarı değiştirmesi—”
Noter başını salladı.
“Kapı kilidini değiştirebilir. Ama bu, hakkınız olmadığı anlamına gelmez. Konutla ilgili kullanım, çocukların menfaati, miras düzeni… Bunlar bir bütün.”
Ben hemen “mahkeme” demedim. “Kavga” demedim. Zaten istemiyordum. Sadece şunu sordum:
“Ben şimdi ne yapacağım?”
Noter, önümdeki kâğıtları düzenledi.
“Önce hukuki durumunuzu netleştirecek resmi adımları atacağız,” dedi. “Ama bunu sakin, kontrollü ve doğru bir şekilde yapacağız. Şiddete, tartışmaya gerek yok. Sizin elinizde belgeler var. Bu çok önemli.”
O an anladım: Murat bana “çaresiz kalma” derken, aslında “panik yapma” demek istemişti.
Noterden çıktığımda hava kapalıydı ama içimde ilk kez bir açıklık vardı. Hemen bir avukata yönlendirildim. Çocukların okul çıkışına kadar zamanım vardı.
Avukatın ofisine gittiğimde, beklediğim gibi “hemen dava açalım” demedi.
“Önce iletişim,” dedi. “Önce ihtar. Önce resmî anlatım. Çünkü karşınızdaki kişi sizin kayınvalideniz. Yarın öbür gün çocuklar büyüyecek. Bu işin iz bırakmaması önemli.”
Bu cümle bana iyi geldi. Çünkü ben de tam olarak bunu istiyordum: Çocuklarımın hayatında daha fazla yara açılmasın.
O günün akşamı çocukları okuldan aldım, yine akrabada kaldık. Çocuklara “yakında eve döneceğiz” demedim. Kesin konuşmak istemedim. Ama “halledeceğim” dedim. Sadece o kadar. Çünkü çocukların en çok ihtiyacı olan şey, bir yetişkinin sağlam sesi.
Ertesi gün avukatla birlikte bir ihtar hazırlandı. Dile kolay… kâğıt üzerindeki birkaç cümle, hayatımın en sert gerçeğini anlatıyordu: “Eve girişimin engellenmesi hukuka aykırıdır.”
İhtarı gönderdik.
Sonra beklemeye başladım.
İnsan beklerken en çok kafasının içinde konuşuyor. Geceleri çocuklar uyuduğunda, ben telefonumun ışığında Murat’ın fotoğraflarına bakıyordum. “Bunu niye bana açık açık anlatmadın?” diye içimden soruyordum. Sonra cevabı yine kendim veriyordum: Murat bazı şeyleri anlatınca gerçek olur sanırdı. Korkutmak istememişti belki.
Üçüncü gün, telefonum çaldı.
Ekranda kayınvalidemin adı.
Bir an açmak istemedim. Sonra açtım. Sakin kalmaya çalıştım.
“Sen notere mi gittin?” dedi.
Ses tonu sert değildi ama hızlıydı. Sanki bir şey kaçırmış gibiydi.
“Gittim,” dedim. “Çünkü ev benim ve çocukların düzeni.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ben kötülük yapmıyorum,” dedi. “Sadece düzenliyorum. Murat yok. Her şey dağılacak.”
“Dağılmayacak,” dedim. “Ama beni dışarıda bırakarak düzen olmaz.”
O an beklemediğim bir şey oldu. Sesinde bir kırılma hissettim.
“Beni anlamıyorsun,” dedi. “O ev… benim oğlumun emeğiydi.”
“Ben de onun ailesiydim,” dedim. “Çocuklar da.”
Kapatmadı. Bağırmadı. Sadece nefes aldı.
“Gel konuşalım,” dedi. “Ama çocukları getirme.”
Bu teklif bile bana bir işaret verdi: Demek ki o da korkuyordu. Kontrolü kaybetmekten korkuyordu…
Ertesi gün gündüz saatinde, avukatın önerisiyle yanında bir aile büyüğünü de araya koyarak buluştuk. Bir kafede oturduk. Nermin Hanım ilk kez bana “sen” diye değil, adımla hitap etti. Bu bile garip geldi.
“Ben sana düşman değilim,” diye başladı.
“Öyle hissettiriyorsunuz,” dedim.
Gözlerini kaçırdı.
“Murat ölünce… bir şey oldu bende,” dedi. “Sanki her şey elimden gitti. Evin anahtarını değiştirince… kontrol bende sanmıştım.”
Bu cümleyi duyduğumda içimdeki öfke yer değiştirdi. Azaldı demiyorum. Ama biçim değiştirdi. Çünkü bu, “planlı kötülük” değil, “yanlış panik” gibi geliyordu.
“Çocuklarım korktu,” dedim. “Arabada kalmadık belki ama o gece… onlar evinin kapısının açılmadığını gördü. Bu yeterince kötü.”
Nermin Hanım’ın yüzü bir an yumuşadı.
“Ben çocuklara kötülük istemedim,” dedi. “Ama onları… torunum gibi de hissedemedim.”
İşte o cümle her şeyi ortaya döktü. İçimdeki düğüm çözüldü. Demek mesele benim değildi sadece. Mesele, onun “kendi kanı” fikrine tutunmasıydı.
“Torun gibi hissetmeyebilirsiniz,” dedim. “Ama Murat hissediyordu. Onlar babaları olarak Murat’ı bildiler. Bu gerçek değişmez.”
Nermin Hanım ağlamadı. Ama gözleri doldu.
“Ben ne yapacağım şimdi?” dedi.
“Yanlış yaptım,” demedi. Bunu beklemiyordum. Ama “ne yapacağım” demesi bile bir adımdı.
Avukatın çizdiği çerçeveyle konuştuk. Evde oturma düzeni, çocukların okulu, eşyaların geri alınması… Hepsi tek tek konuşuldu. İşin güzel tarafı şu oldu: Nermin Hanım ilk kez “tamam” dedi. Kendi isteğiyle değil belki ama gerçeklerle yüzleştiği için.
Bir hafta içinde evin kapısı tekrar açıldı.
Anahtarımı elime aldığım an, içim titredi. Kapıyı açtığımda ev aynı evdi ama ben aynı ben değildim. Sanki duvarlar bile o üç dört günde yaşlanan hâlimi biliyordu.
Çocuklar içeri girince ilk yaptıkları şey odalarına koşmak oldu. Oyuncaklarını kontrol ettiler. Dolaplarını açtılar. Küçük olan yastığına sarıldı. Büyük olan ise pencerenin önünde durup dışarı baktı. Sonra bana döndü.
“Burada kalacak mıyız?” dedi.
“Evet,” dedim. “Burada kalacağız.”
O akşam ilk kez rahat nefes aldım. Ama hikâye bitmemişti.
Çünkü Nermin Hanım, ertesi gün kapıyı çaldı. Elinde bir poşet vardı. Poşetin içinde Murat’ın bazı eşyaları… saat, birkaç fotoğraf, küçük bir not defteri.
“Bunlar bende kalmış,” dedi.
Sesi yumuşaktı.
Poşeti aldım. Teşekkür ettim.
Kapıdan dönmeden önce, çok küçük bir şey söyledi:
“Çocuklar… iyi mi?”
Bu soru belki basitti ama onun ağzından çıkması zordu.
“İyiler,” dedim. “Ama zamana ihtiyaçları var.”
Başını salladı.
“Benim de,” dedi.
Kapıyı kapattım. Poşeti masaya koydum. Not defterini açtım. İçinden bir kâğıt düştü. Murat’ın el yazısıydı.
Kısa bir not:
“Eğer bir gün bunu okuyorsan, bil ki seni yalnız bırakmadım.
Her şeyi planladım değil… ama seni koruyacak kadar düşündüm.
Çocuklara söyle: Baba sözünü tuttu.”
Gözyaşlarım aktı.
O an, hikâyenin gerçek sonunun “kilit” olmadığını anladım. Asıl son, Murat’ın bize bıraktığı şeydi: Güvende olma duygusu.
Ve tam rahatladığım anda telefonum çaldı.
Ekranda bilinmeyen bir numara vardı.
Açtım.
“Merhaba,” dedi bir kadın sesi.
“Ben Murat Bey’in çalıştığı şirketten arıyorum. Size ulaşmamız gerekiyordu… çünkü Murat Bey’in dosyasında, sizin adınıza bırakılmış bir şey var.”
Elimdeki not defterine baktım.
Murat bana “çaresiz kalma” demişti.
Ama anlaşılan… hâlâ bilmediğim bir detay daha vardı.
Telefonu kulağıma götürdüm.
“Buyurun,” dedim.
Karşıdaki kadın kendini tanıttı. Murat’ın çalıştığı şirkette insan kaynaklarında görevliydi. Ses tonu resmiydi ama acele etmiyordu.
“Eşinizin vefatından sonra bazı dosyaları düzenlerken,” dedi,
“adınıza ayrılmış bir evrak olduğunu fark ettik. Size daha önce ulaşılamamış.”
“Ne evrağı?” diye sordum.
Kısa bir duraksama oldu.
“Murat Bey, birkaç ay önce şirket içi bir destek fonuna başvurmuş,” dedi.
“Sebep olarak çocukların geleceğini ve olası bir acil durumu belirtmiş.”
İçimden bir şey koptu.
“Murat,” diye fısıldadım.
“Bu bir tazminat değil,” diye devam etti.
“Bir tür güvence. Eğitim, kira, temel ihtiyaçlar için ayrılmış bir destek. Ayrıca şirketin sağladığı psikolojik danışmanlık ve hukuki destek de bu kapsamda.”
Sandaleye oturdum. Dizlerim titriyordu.
“Bunu neden bana söylemedi?” diye sordum, istemeden.
Kadın yumuşak bir sesle cevap verdi:
“Genelde böyle şeyler söylenmez. İnsanlar sevdiklerini korkutmak istemez.”
Görüşme bittikten sonra uzun süre telefonu elimde tuttum. Masanın üzerindeki not defterine baktım. Murat’ın el yazısı hâlâ gözümün önündeydi.
‘Seni koruyacak kadar düşündüm.’
O an anladım.
Murat her şeyi kontrol edemezdi. Hayatı durduramazdı. Annesinin tepkisini bilemezdi. Ama şunu yapmıştı:
Beni ve çocukları belirsizliğe teslim etmemişti.
O akşam çocukları yanıma aldım. Salona oturduk. Onlara her şeyi anlatmadım. Zaten gerek de yoktu. Çocuklar ayrıntıyı değil, sonucu ister.
“Artık buradayız,” dedim.
“Ve burada kalacağız.”
Büyük olan başını salladı.
“Babam bunu isterdi,” dedi.
Küçük olan elimi tuttu.
“Babam hep ‘merak etme’ derdi,” diye ekledi.
Gülümsedim.
Günler geçti. Ev yavaş yavaş yeniden ev gibi olmaya başladı. Perdeleri yıkadım. Duvarlardaki resimleri düzelttim. Küçük detaylar… ama insanı hayata bağlayan türden.
Nermin Hanım’la ilişkim bir anda düzelmedi. Ama artık kapı kilitli değildi. Ne evin kapısı, ne konuşmaların kapısı.
Bir gün çocuklar okuldayken uğradı. Çay içtik. Fazla konuşmadık. Ama giderken şunu söyledi:
“Ben kontrol etmeye çalışırken, her şeyi daha da dağıtmışım.”
Bu cümle bir özür değildi belki. Ama bir farkındalıktı. Ve bazen bu yeterlidir.
Aylar sonra Murat’ın not defterini tekrar açtım. En arka sayfada küçük bir cümle vardı. Daha önce fark etmemiştim.
‘Aile, kapıyı kimin açtığıyla değil, içeride kimin kaldığıyla ilgilidir.’
Defteri kapattım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu biliyorum:
Bu hikâye, bir kayınvalidenin kilidi değiştirmesiyle ilgili değildi.
Bu hikâye;
bir adamın sessizce aldığı önlemlerle,
bir kadının panik yerine direnci seçmesiyle,
ve çocukların hâlâ “ev” diyebileceği bir yerin korunmasıyla ilgiliydi.
Kapının anahtarı artık cebimde.
Ama asıl önemli olan şu:
Artık o kapının arkasında, korku değil güven var.
Ve bu…
her şeyden daha güçlü bir son.
Bu içerik herhangi gerçek kişileri yansıtmamaktadır bu sadece bir hikayedir.