Eşimle 72 Yıl Evli Kaldık

“Kocanız… O sizin bildiğiniz sakin, sessiz adam bir anda devleşti. Emre itaatsizlik etti. Komutanın silahını elinden alıp onu saf dışı bıraktı ve tek başına ateş hattına, o yanmakta olan okulun içine daldı. Ben ve birkaç asker de onun peşinden gittik. İçeriden tam kırk iki masum çıkardık hanımefendi. O fotoğraftaki küçük kız çocuğu, alevlerin arasından Halil’in kendi vücudunu siper ederek çıkardığı son candı. Kutudaki o kanlı bez, Halil o kızı korurken sırtına saplanan şarapnel parçasının kendi kanıyla ıslandı.”

Gözyaşlarım artık sel olmuş akıyordu. “Peki ama… bu ihanet belgesi? Bu madalya neden senin adına?” diye sorabildim hıçkırıklarımın arasından.

Kemal amca buruk ve hüzünlü bir şekilde gülümsedi. “Kurtarma operasyonu bittiğinde komutan uyandı. Halil’i askeri mahkemeye vermekle, vatana ihanetten kurşuna dizdirmekle tehdit etti. Emir komuta zincirini kırmış, üstüne üstüne komutanına el kaldırmıştı. O dönem kurallar çok ama çok acımasızdı. Ancak operasyonun başarısı üst rütbelere ulaşınca, olayın üstünü örtmek zorunda kaldılar. Komutan, başarının tüm kredisini kendisine ve bölüğe, en çok da bana yazdı. Bana bu kahramanlık madalyasını verdiler. Halil’i ise gizli bir celseyle yargılayıp, rütbelerini sökerek ordudan ‘disiplinsizlik’ bahanesiyle terhis ettiler. Eğer o gün bu gerçeği tek bir kişiye anlatsaydı, mahkemede yargılanıp yıllarca hapse girecekti. Sırf ailesine, yani size kavuşabilmek için susmayı, tüm o kahramanlık ve ihtişamdan vazgeçip ‘sıradan, sade’ bir adam olarak anılmayı kabul etti. Ben bu madalyayı boynuma asla takmadım. Terhis olduğumuz gün bu kutuyu ona verdim. ‘Gerçek kahraman sensin, bu senin hakkın kardeşim’ dedim. O ise sadece gülümseyip, ‘Benim en büyük madalyam evde beni bekliyor, karımın yüzündeki huzur bana yeter’ demişti.”

Sözlerini bitirdiğinde salonun sessizliği adeta ruhuma işledi. Elindeki o ahşap kutuya, o kanlı beze ve sararmış belgeye bir kez daha baktım. Benim kocam, sıradan bir hayat yaşamak zorunda kalan talihsiz bir asker değildi; o, başkalarının hayatı için kendi şanından, şerefinden ve adından bile vazgeçecek kadar devasa bir ruha sahip, isimsiz bir efsaneydi. Yetmiş iki yıl boyunca sırtındaki o korkunç yara izinin eğitim kampında yaşadığı ufak bir kaza olduğunu söylemişti bana. Meğer o iz, bir çocuğun hayatını alevlerin arasından söküp almanın bedeliymiş.

Gözyaşlarımı ellerimle sildim. İçimdeki o korku ve şaşkınlık yerini kelimelerle tarif edilemez bir gurura bırakmıştı. Kutuyu göğsüme sımsıkı bastırarak ayağa kalktım ve bu yaşlı askere sarıldım.

“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım kulağına. “Bana eşimi bir kez daha, bu kez tüm ihtişamıyla tanıttığınız için.”

O akşam evime, Halil’siz geçireceğim o ilk geceye döndüğümde kutuyu onun yatağının başucuna koydum. Eskiden çok sıradan ve biraz da sıkıcı bulduğum o 72 yıllık sessiz, sakin hayatımızı düşündüm. Aslında o sessizlik, kocamın içinde taşıdığı büyük bir savaşın ve sarsılmaz bir fedakârlığın huzuruymuş. Hayat bazen gerçek kahramanları altın madalyalarla veya manşetlerle değil; sevdiklerine adanmış sessiz, onurlu ve tertemiz yıllarla ödüllendirirdi. Halil benim sadece kocam değil, dünyanın en büyük ve en merhametli kahramanıydı ve ben onunla geçirdiğim her saniye için şimdi binlerce kez daha fazla şükrediyordum.
Reklamlar