Mart ayının dondurucu rüzgarı Ankara Esenboğa Havalimanı’nın otoparkında yüzüme bir kırbaç gibi çarpıyordu. İzmir’den gece uçağıyla gelmiştim. Oğlum Kerem otuz iki yaşına basıyordu ve ona unutamayacağı bir doğum günü sürprizi yapmak istiyordum. Hayalimde; sıcacık bir kahvaltı, neşeli kahkahalar ve torunlarım Kaan ile Umut’un boynuma sarılması vardı.
Fakat havalimanının en ucuz, en tenha otopark köşesinde gördüğüm şey tüm dünyamı başıma yıktı.
Camları buğulanmış gümüş rengi bir otomobilin içinde, sürücü koltuğuna büzülmüş oğlumu gördüm. Arka koltukta ise beş yaşındaki ikiz torunlarım tek bir kalın battaniyenin altında birbirine sarılmış uyuyordu. Arabanın içi poşetler, kıyafetler ve oyuncaklarla doluydu.
Cama sertçe vurdum. Kerem panikle irkildi. Beni gördüğünde yüzündeki korku yerini kahredici bir mahcubiyete bıraktı. Kapıyı açtığında sesi bitkin ve çaresizdi: “Baba? Senin burada ne işin var?”
“Sana doğum günü sürprizi yapmaya geldim oğlum,” dedim, boğazım düğümlenerek. “Ama asıl soru, benim evladım ve torunlarım Ankara’nın bu ayazında neden bir arabada yaşıyor?”
Gözlerini kaçırdı: “Her şey çok karmaşıklaştı baba. Utandım… Başarısızlığımı sana anlatamadım.”
Torunlarım uyandığında Kerem’e ve onun çökmüş yüzüne baktım. Kararlılıkla gözlerinin içine kenetlendim: “Bu kabus bugün burada bitiyor. O arabada son gecenizdi.”
Havalimanı restoranında sıcak bir çay içerken Kerem yaşadığı felaketi anlattı. Eski eşi Aslı, altı ay önce Kerem’i kandırarak oturdukları evi kendi üzerine devrettirmişti.