Kocamı erken yaşta kaybettim üst komşumuzdaki adamda tek yaşıyordu bir gün evime gelip…

Sessizliğin ağırlığı, eşimi kaybettiğim o soğuk sonbahar gününden beri evin her köşesine sinmişti. Henüz otuzlu yaşlarımın başında, hayatın tüm canlı renklerinin birdenbire griye döndüğü, koridorların her adımda kederi yankıladığı geniş bir dairede tek başıma kalmıştım.

Günler birbiri ardına uyuşuk bir ritimle akıp gidiyor, akşamları pencere kenarına oturup sokağın ışıklarını seyrederken içimde büyüyen o tanımlanamaz boşluğu sadece tavandan gelen hafif ayak sesleri bölüyordu.

Üst katımda yaşayan Sinan Bey’i sadece merdiven boşluğunda ya da apartman girişinde görürdüm.

Kırklı yaşlarının başında, ölçülü, bakışlarında derin ve adını koyamadığım bir hüzün taşıyan, yalnız bir adamdı. Eşini yıllar önce bir kazada kaybettiğini apartman yöneticisinden yarım yamalak duymuştum; aynı kaderin gölgesinde yürüyen iki yabancıydık aslında.

Birbirimizle karşılaştığımızda kısa bir baş selamı ve nezaketli bir “iyi günler”den öteye geçmeyen o mesafe, aslında aramızdaki tek güvenli sığınaktı. Fakat o akşamüstü, dışarıda fırtınanın camları dövdüğü, rüzgarın uğultusunun evin içindeki ıssızlığı daha da belirgin kıldığı o kasvetli saatlerde, kapı zilim beklenmedik bir telaşla çaldı.

Kapı deliğinden baktığımda Sinan’ın silüetini gördüm. Üzerinde hafif ıslanmış gri bir kazak vardı, saçları dağılmıştı ve bakışları her zamankinden farklı, tuhaf bir kararlılıkla parlıyordu.

Kapıyı araladığımda yüzüme çarpan serin koridor havası ile onun telaşlı nefesi birbirine karıştı.

“İyi akşamlar Leyla Hanım,” dedi, sesi alışılmış sakinliğinden uzaktı, hafifçe titriyor ama bir o kadar da yakıcı bir vurgu taşıyordu.

“Rahatsız etmek istemezdim ama üst kattaki banyonun tesisatında bir sızıntı var sanırım, aşağıya, sizin tavana sızıp sızmadığını kontrol etmem gerekiyor. Acil bir durum olabilir.”

Bu sıradan gerekçe, gözlerindeki o derin, tedirgin edici yoğunlukla birleştiğinde kalbimin aniden hızlanmasına neden oldu. Uzun zamandır kapımı çalan, içeriye adım atan kimse olmamıştı. Tereddütle geriye çekilip kapıyı tamamen açtım. “Tabii, buyrun lütfen.”

İçeri girdiğinde, evin havası bir anda değişti. Uzun süredir sadece anılarla ve soğuk eşyalarla paylaştığım bu mekân, birdenbire canlı, sıcak ve yabancı bir erkeğin varlığıyla dolup taştı.

Üzerindeki yağmur kokusu, sedir ağacı ve hafif bir tütün esansı salonun durgun havasını yardı geçti. Banyoya doğru yönelirken arkasından yürüdüm; her adımı, zemin tahtalarının gıcırtısı ve aramızdaki daralan mesafe içimde aylardır, belki de yıllardır uyuyan karanlık bir heyecanı tetikliyordu.

Banyoya girdiğinde tavanı, köşeleri dikkatle inceledi. Ben kapının eşiğinde, kollarımı göğsümde kavuşturmuş vaziyette duruyordum.

Fakat onun bakışları tavandan çok, aynadaki yansımamıza kayıyordu. Göz göze geldiğimiz o an, aramızdaki görünmez ip gerildi. Nefes alışverişi derinleşmişti.

“Görünürde bir sızıntı yok,” dedim, sesimin bu kadar kırılgan çıkmasını istemezdim.

Sinan yavaşça bana doğru döndü. Banyodaki sarı, loş ışık yüzünün hatlarını daha keskin, gölgelerini daha belirgin kılıyordu. Bir adım attı, sonra bir adım daha.

Aramızdaki mesafe artık bir nefes boyuna inmişti. Kalbimin göğüs kafesimi döven sesi kulaklarımda uğulduyordu; bu sadece korku ya da şaşkınlık değildi, tenimin derinliklerinde zonklayan, inkâr etmeye çalıştığım ama tüm benliğimi saran tehlikeli bir çekimdi.

“Biliyorum,” diye fısıldadı. Sesi öyle alçak ve boğuktu ki, kelimeler doğrudan ruhuma dokundu. “Sızıntı falan yok Leyla.”

Reklamlar