“Anneler de prenses olabilir.”
O zaman anladım.
Hayatım boyunca kendimi başkalarının gözünden görmüştüm.
İyi bir anne miydim?
İyi bir eş miydim?
Yeterince çalışıyor muydum?
Yeterince fedakâr mıydım?
Herkesi memnun ediyor muydum?
Ama ilk kez kendime başka bir soru sordum:
Ben mutlu muyum?
Cevabım evetti.
Hem de uzun zamandır olmadığım kadar.
Ertesi sabah dikiş makinemin başına oturdum.
Ama bu kez bir başkasının kıyafetini dikmek için değil.
Kendim için yeni bir elbise tasarlamak için.
Pembe olmayacaktı.
Bu kez kırmızı olacaktı.
Çünkü artık hangi rengin yaşımıza, hayatımıza veya başkalarının düşüncelerine uygun olduğunu düşünmek istemiyordum.
Canım hangi rengi istiyorsa onu giyecektim.
O gün Mert aradı.
“Anne, ne yapıyorsun?”
“Yeni bir elbise dikiyorum.”
“Yine mi?”
Güldüm.
“Bu kez kimse için değil.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Mert:
“İşte bunu duymayı bekliyordum,” dedi.
Pencereye baktım.
Hayatımda ilk kez geleceğe bakarken korkmadığımı fark ettim.
Çünkü artık biliyordum:
İnsan bazen hayatının en güzel bölümüne çok geç başladığını sanabilir.
Oysa bazı başlangıçların yaşı yoktur.
Bazen bir kadın 60 yaşında ilk kez kendisi için bir elbise diker.
Bazen bir oğul, annesinin yıllardır taşıdığı yükü tek bir cümleyle hafifletir.
Ve bazen pembe bir gelinlik, yalnızca bir düğün kıyafeti değildir.
Bazen o gelinlik, bir kadının kendisine verdiği sözün ta kendisidir:
“Bundan sonra hayatımı başkalarının ne diyeceğini düşünerek değil, kalbimin ne istediğini dinleyerek yaşayacağım.”
Ben Nermin.
60 yaşındayım.
Ve hayatımın en güzel yıllarının geride kaldığını artık düşünmüyorum.
Çünkü önümde hâlâ dikilecek elbiseler, yaşanacak günler, edilecek kahkahalar ve sevilecek insanlar var.
Ve bu kez, bütün bunların içinde ben de varım.