Her şey masum bir oyunla başladı. Parkta salıncakta sallanırken komşu çocuğun sertçe itmesiyle yere savruldum ve başımı kayaya çarptım.

“Bu yüzden mi?” dedim titreyerek. “Bu yüzden mi hayatıma girdin?”

Başını salladı.
“Yıllarca vicdan azabıyla yaşadım. Ailen taşındıktan sonra seni bir daha göremedim. Tıp okumaya karar verdiğim gün tek bir hedefim vardı: Sana verdiğim zararı telafi etmek. Seni buldum. Ama gerçeği söylemeye cesaret edemedim. Sana acıdığım için değil… Sana âşık olduğum için.”

Odaya sessizlik çöktü.

Öfke içimde kabardı. Yıllarımı çalan oydu. Çocukluğumu karartan oydu. Ama aynı zamanda elimi tutan, beni seven, çocuklarımın babası olan da oydu.

“Gerçeği bilerek benimle evlenmedim,” dedim. “Seçme hakkımı elimden aldın.”

“Biliyorum,” dedi. “Eğer istersen giderim. Ama şunu bil: Seni iyileştirmek sadece suçluluk değildi. Seni sevdiğim için vazgeçmedim.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. İlk kez kendi gözyaşımı görüyordum.

Yıllarca karanlıkta yaşarken insanların yüzlerini hayal ederek anlamıştım. Şimdi karşımda duran adamın yüzünde pişmanlık, korku ve gerçek bir sevgi vardı.

Affetmek kolay değildi. Unutmak imkânsızdı. Ama ben karanlıkta yaşamayı öğrenmiş bir kadındım. En zor şeye alışmayı biliyordum.

Derin bir nefes aldım.

“Gidemezsin,” dedim. “Çünkü senden nefret etmek için yirmi yılımı harcamak istemiyorum. Ama güvenimi yeniden kazanman gerekecek.”

Dizlerinin bağı çözüldü. Sessizce ağladı.

O an anladım: Karanlık sadece gözlerde olmazdı. İnsan bazen gerçeği saklayarak da karanlık yaratırdı. Ama ışık geldiğinde her şey ortaya çıkar.

Ben yirmi yıl sonra sadece dünyayı değil, gerçeği de görmeyi öğrenmiştim.

Ve belki de asıl iyileşme, gözlerimi açtığım o an değil… Gerçeğe rağmen kalbimi kapatmamayı seçtiğim andı.
Reklamlar