Eski, kararmış, ağır bir anahtar.
“Bu da avlunun arkasındaki taş evin anahtarı.”
Suna sordu:
“Orada ne var?”
Kadir’in yüzündeki ifade değişti.
“Öğrenmenizi istemediğim şeyler.”
İçimde merakla korku birbirine karıştı.
“Öyleyse neden anahtarını bize veriyorsunuz?”
Kadir birkaç saniye sustu.
Sonra bize doğru yaklaştı.
O kadar yakındı ki üzerindeki sabunun ve tütünün birbirine karışmış kokusunu hissedebiliyordum.
Sesi alçaldı.
“Çünkü bu evde sizden bir şey saklamak istemiyorum.”
Suna dudaklarını birbirine bastırdı.
“İki kadınla aynı anda evlenmenin açıklaması da o evde mi?”
Kadir’in çenesi gerildi.
“Evet.”
Bu kez ben ayağa kalktım.
“Bize şimdi anlatın.”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü duyduklarınıza inanmayacaksınız.”
Odada sessizlik oldu.
Sonra Kadir dönüp kapıya yürüdü.
Tam çıkacakken arkasına bakmadan konuştu.
“Bir şey daha… Gece yarısından sonra konağın kuzey tarafına gitmeyin.”
Kapı kapandı.
Suna bana döndü.
“Şimdi kesinlikle gideceğiz.”
Normalde böyle bir şeye cesaret edemezdim.
Ama birkaç saat önce hayatımın geri kalanını geçireceğim söylenen adam, düğün gecemizde bana yasaklı bir kapıdan söz etmişti.
Saat gece yarısını geçtiğinde gelinliklerimizi çıkarıp sade elbiseler giydik.
Koridor sessizdi.
Elimizde kandille merdivenlerden indik.
Kuzey taraftaki taş yapı konağa küçük bir geçitle bağlıydı.
Kapısına geldiğimizde büyük anahtarın elimde ağırlaştığını hissettim.
Kilidi açtım.
İçerisi karanlıktı.
Suna kandili kaldırdı.
Duvarlarda eski fotoğraflar vardı.
Onlarca kadın fotoğrafı.
Bazıları gençti.
Bazıları yaşlı.
Bazıları çocuklarını kucaklıyordu.
Suna’nın nefesi kesildi.
“Bunlar kim?”
Odanın ortasında büyük bir masa vardı.
Üzerinde dosyalar duruyordu.
Birini açtım.
Borç kayıtları.
Toprak tapuları.
Kadınların isimleri.
Sonra kendi adımı gördüm.
Nare Karaman.
Altında babamın borcu yazıyordu.
Fakat borcun karşısında büyük harflerle tek kelime vardı:
SİLİNDİ.
Suna başka bir dosyayı açtı.
Onun ailesinin borcunun karşısında da aynı kelime bulunuyordu.
Tam o anda arkamızdan bir ses geldi.
“Size gitmeyin demiştim.”
Kadir kapının önünde duruyordu.
Suna hızla ona döndü.
“Bizi satın aldın mı?”
Kadir’in yüzü sertleşti.
“Hayır.”
“Öyleyse bunlar ne?”
Kadir içeri girdi.
Duvarlardaki fotoğraflara baktı.
“Babamın yaptığı şeylerin kayıtları.”
Kadir’in babası Rıza Ağa yıllar boyunca köyde borç verdiği ailelerin kızlarını zorla evlendirmiş, topraklarına el koymuş ve kendisine karşı çıkanları köyden göndermişti.
Kadir on sekiz yaşında konağı terk etmişti.
Yirmi yıl sonra babası öldüğünde geri dönmüş, kasalarda onlarca aileye ait senet ve tapu bulmuştu.
“İki yıldır hepsini geri veriyorum,” dedi.
Suna hâlâ öfkeliydi.
“Bizimle evlenmen gerekiyordu yani?”
“Hayır.”
İlk kez Kadir’in sesi kırıldı.
“Bu benim hatamdı.”
Bize baktı.
“Köyde borçlarını sildiğim kadınlara ne söylendiğini biliyor musunuz? Benim metresim oldukları söylendi. Yardım ettiğim dul kadınlara başka şeyler söylendi. Sizin aileleriniz de aynı dedikodudan korktu.”
Gerçeği yavaş yavaş anlıyordum.
Kadir evlilik teklif etmişti.
Ama ailelerimiz bunu kurtuluş kabul etmişti.
Kadir ise geleneklerin içinde sıkışmış iki genç kadını koruduğunu sanmıştı.
“Asıl yanlışım,” dedi, “size ne istediğinizi sormamaktı.”
Sonra cebinden iki kâğıt çıkarıp masaya koydu.
İkisi de imzalıydı.
“Yarın sabah isterseniz bu evliliklerin iptali için şehre gideriz. Ailelerinizin borçları yine silinmiş kalacak. Kimse sizi geri dönmeye zorlayamaz.”
Suna şaşkınlıkla baktı.
“Peki gidersek?”
“Size ait olan toprağı da alıp gidersiniz.”
“Ya kalırsak?”
Kadir bu kez bana baktı.
Bakışları yine o garip sıcaklıkla üzerimde durdu.
“Kalmanız benim kararım olmayacak.”
O gece ilk kez ondan korkmadım.
Aramızdaki mesafe hâlâ vardı ama başka bir şeye dönüşmüştü.
Meraka.
Belki biraz çekime.
Belki de ilk kez kendi kararımızı verebilmenin verdiği cesarete.
Ertesi sabah Suna şehirde öğretmenlik yapmak istediğini söyledi.
Kadir ona bir ev kiraladı ve eğitimine devam etmesi için gereken parayı verdi.
Ben ise gitmedim.
Hemen onun karısı gibi yaşamaya da başlamadım.
Altı ay boyunca konağın ayrı bir odasında kaldım.
Kadir bana hiçbir zaman dokunmadı.
Ta ki bir sonbahar akşamı avluda yalnız otururken yanına benim gitmeme kadar.
Elimi masanın üzerinde onun elinin yanına koydum.
“Şimdi,” dedim, “kararı ben veriyorum.”
Kadir bana baktı.
Bu kez yüzünde ağa olarak taşıdığı o sert ifade yoktu.
Yalnızca bir adam vardı.
Parmakları yavaşça benimkilerin arasına girdi.
Ve düğün gecemizde başlaması gerektiğini sandığımız hikâye, aslında o gece başladı.
Çünkü yıllar sonra anladım ki insanı birine bağlayan şey verilen sözler, düğünler ya da kapıya vurulan kilitler değildi.
Gerçek bağ, önüne açık bir kapı konulduğu hâlde kendi isteğinle içeride kalmayı seçebilmekti.