Geniş deri koltuğumda arkamı dönmüş bir şekilde beklerken, kapı açıldı. İçeriye Hakan ve kayınvalidem Sultan Hanım girdi. Üstleri başları dökülüyor, o eski kibirli hallerinden eser kalmamış bir şekilde ezik büzük duruyorlardı. "Efendim," diye söze başladı Sultan Hanım titreyen bir sesle. "Biliyoruz köşkü yasal olarak siz aldınız ama gidecek hiçbir yerimiz yok. Bize sadece birkaç ay müddet verin, oğlum ne iş olursa yapar, kapınızda bekçilik bile yapar..."
O an koltuğumu yavaşça onlara doğru çevirdim. Göz göze geldiğimiz o saniye, ikisinin de yüzündeki kan tamamen çekildi. Sultan Hanım'ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, Hakan ise korkudan masaya tutunmak zorunda kaldı.
Tam o sırada ofisimin yan kapısı açıldı ve içeriye 5 yaşındaki kızım girdi. Üzerinde harika bir elbise, elinde resim defteri vardı. Bana doğru koşup "Anneciğim, şirketimizin yeni projesini çizdim, bak!" diyerek boynuma sarıldı.
Sultan Hanım ve Hakan, yıllar önce "Bu eve erkek lazımdı" diyerek çöpe attıkları o bebeğin, şimdi kapısında bekçilik yapmak için yalvardıkları o devasa imparatorluğun tek varisi olduğunu gördüklerinde dizlerinin üzerine çöktüler. Hakan hıçkırarak ağlamaya başladı, "Beni affet, ne olur bize acı," diyerek ayaklarıma kapanmaya yeltendi.
"Burada size yer yok," dedim buz gibi bir sesle. Güvenliği çağırıp onları ofisten sürükleyerek dışarı attırdım. Köşklerinden de o gün eşyalarıyla birlikte sokağa çıkarıldılar. Kendi kibirlerinde boğulan o aile, sokağa atıldıkları o gün, asıl soyu devam ettirenin cinsiyet değil, dürüstlük, karakter ve güçlü bir annenin yetiştirdiği pırlanta gibi bir evlat olduğunu çok acı bir şekilde öğrenmişti.