“Kocam düğününden bir gün önce kayboldu! Ardında sadece bir not bıraktı.” Bu cümleyi kurduğumda, karşımda oturan polis memurunun yüzündeki ifade bir anda değişmişti. “Düğününden bir gün önce mi?” diye sordu.
Başımı salladım. “Evet. Düğünümüze sadece yirmi dört saat kalmıştı. Sabah uyandığımda yanımda değildi. Telefonu kapalıydı. Arabası evin önündeydi. Ve komodinin üzerinde yalnızca bir kâğıt vardı.” Polis memuru kâğıdı eline alıp tekrar okudu.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu: “Beni arama. Gerçeği öğrenirsen her şey değişecek. Sana bunu yapmaya mecburum.” O an bunun hayatımdaki en kötü gün olduğunu sanmıştım. Meğer asıl hikâye daha yeni başlıyormuş.
Adım Derya’ydı. Otuz dört yaşındaydım ve Barış’la iki yıldır birlikteydik. Onu ilk tanıdığımda sakin, dürüst ve ailesine bağlı biri olduğunu düşünmüştüm.
Bana hiçbir zaman büyük sözler vermemişti ama küçük şeylerde güven vermeyi biliyordu.
Yağmurlu günlerde beni işten almaya gelmesi, markette sevdiğim çikolatayı gördüğünde hiçbir şey söylemeden sepete atması, annem hastalandığında gece boyunca hastanede yanımda oturması…
Bunların hiçbirini unutamazdım. Bu yüzden evlenme teklif ettiğinde hiç düşünmeden “Evet” demiştim. Düğünümüz için aylarca hazırlanmış, salonu tutmuş, davetiyeleri dağıtmış, gelinliğimi bile günler öncesinden hazır etmiştim.