Gece yarısını vurduğunda evin içindeki tüm sesler çekilir, geriye yalnızca duvar saatimizin o tekdüze tıkırtısı ve pencerelere vuran rüzgârın fısıltısı kalırdı. Tam altı aydır, saat on ikiyi gösterdiği her gece aynı şey tekrarlanıyordu. Emre’nin adımları koridorda belirir, yatak odasının aralık kapısından süzülen loş ışık tenime vururken kalbimin göğüs kafesimi zorlayan çarpıntısı başlardı. Bir kadının evliliğinde en çok arzuladığı şey, eşinin gözlerinde o sönmeyen ateşi ve koşulsuz dikkati görmektir derler. Ama bu ateş, her gece aynı saatte kontrol edilemez bir fırtınaya dönüştüğünde, içinizi kaplayan o karşı konulmaz çekim hissiyle ürperti birbirine karışırdı. Yatağın kenarına oturduğumda gölgeler birbirine geçerdi. Emre odaya girer, kapıyı sessizce kapatıp kilitlerdi. O an aramızda konuşulmayan, adeta havayı kalınlaştıran bir gerilim asılı kalırdı. Gözleri üzerimde dolaşırken, bakışlarındaki yoğunluk nefesimi keserdi. Bana yaklaşır, parmak uçları boynumun kenarından omzuma doğru usulca kayardı.