“Kocamın cenazesinde tabutun başına gelen o yabancı kadın kulağıma eğilip şunu dedi: ‘Sıra bana geçti, artık onun asıl ailesini tanıma vaktin geldi.'”

"Otuz beş yıl boyunca her ay buraya para gönderdi," dedi Nermin. "Gizli gizli geldi, oğlunu uzaktan izledi. Ama seni o kadar çok sevmişti ki, bu karanlık geçmişin senin hayatını karartmasına izin vermedi. Eğer gerçeği bilseydin, sen de o davanın bir parçası, bir hedefi olurdun. Seni korumak için sana koca bir ömür boyu yalan söyledi."

Gözyaşlarımın sicim gibi boşaldığını hissettim. İhanete mi uğramıştım, yoksa devasa bir fedakarlıkla mı sarmalanmıştım? Oğluyla tanıştırdı beni. Adamın adı Kerem’di. Gözleri, gülüşü, ellerini kenetleyişi... Tıpkı Selim’di. Kerem bana babasının ona yazdığı, hiç gönderilmemiş mektupları verdi.

Mektupların birinde şöyle yazıyordu Selim: "Leyla, benim sığındığım tek liman. Ona söylediğim her yalan, onu hayatta tutmak içindi. Ben iki hayat yaşadım; biri Murat olarak öldü, diğeri Selim olarak Leyla'nın kollarında hayat buldu. Eğer bir gün bu sırlar açığa çıkarsa, bilsin ki tek gerçeğim ona olan aşkımdı."

Akşam eve döndüğümde boş eve bakıp gülümsedim. Selim bana sadece bir evlilik değil, aslında büyük bir koruma kalkanı bağışlamıştı. O akşam Selim'in en sevdiği köşeye oturdum ve anladım ki; bazı yalanlar insanı kırmak için değil, sevdiğini ayakta tutmak için söylenirdi.

Ertesi gün Selim’in mezarına gittim. Ama bu sefer yanımda Kerem ve Nermin de vardı. Tabutun başında fısıldanan o korkunç cümle, hayatımın en anlamlı buluşmasına dönüşmüştü. Artık Selim’in sadece hatıraları değil, bana bıraktığı kocaman bir ailesi vardı.

Gerçekler can yaksa da, sevginin inşa ettiği köprüleri yıkmaya yetmiyordu. Selim, adını değiştirmişti ama kalbindeki adam hep aynı kalmıştı.
Reklamlar